Osmanlıca kelimenin anlamını sorgulama sayfası

 

PDF belgesi olarak açtırmak ve yazdırmak için buraya tıklayınız

Word belgesi olarak açtırmak ve yazdırmak için buraya tıklayınız

Türkiye Cumhuriyeti

1923-1933 Adliye İşleri Raporu[1]

ADLİYE İŞLERİ

1920 senesinde Ankara'da teşekkül eden Büyük Millet Meclisi Hükümeti Osmanlı İmparatorluğu adliyesini aşağıda yazılı halde buldu:

Bir taraftan dini esaslara dayanan gayrı mektup hukuk kaidelerini tatbikle mükellef şer'iye mahkemeleri ve onların yanı başında yekdiğerine zıt ve menşe'leri itibariyle de telif kabul etmeyen iki çeşit esastan doğan bir takım kanunları, şeriat kanunlariyle muaddel garp kanunlarını, tatbike uğraşan adli mahkemeler, diğer taraftan mezhepdaşlarının ahkamışahsiye davalarını gören ve Türk vatandaşları üzerinde kaza hakkını haiz imtiyazlı ve istisnai kilise ve havra mahkemeleri.

Onuncu yaşına basan genç Cumhuriyetimizin adliye sahasındaki mühim eserlerinden biri ve belki birincisi hakimiyet ve istiklalin en büyük alameti olan adliye otoritesine karşı ecnebi müdahalelerini bertaraf etmek yani Türk adliyesine layık olduğu vekar ve istiklali bahşetmek olmuştur.

Filhakika adli tarihimizde kapitülasyonlar namiyle anılan muhtelif ecnebi devletlere muhtelif tarihlerde tanınmış bir takım imtiyazlar mevcuttu ki, bu imtiyazlar en meş'um tesislerini adli sahada göstermişlerdir. Devletin en mukaddes ve en inkar kabul etmez bir hakkı olan kaza hakkına açıkça bir tecavüz demek olan kapitülasyonlar Türk milletinin yüksek gururunu olduğu kadar Türk adliyesiyle onun hakimlerinin milli onurlarını asırlarca hırpalamıştır. Türk toprağında yerleşip yaşayan muhtelif tebiiyetteki iki ecnebi arasında hukuki veya ticari bir ihtilaf çıkınca müddeaialeyhin mensup olduğu devletin konsolosluk mahkemeleri, kendi milli kanun ve usullerine göre Türk toprağında muhakeme etmeğe ve hüküm vermeğe salahiyettardı. Ecnebilere iş görenler o ecnebinin mensup olduğu devletin kanun ve usullerini bilmek mecburiyetinde idiler. Bu suretle Osmanlı İmparatorluğunun ülkesinde muhtelif hakimiyetlerin tezahüratını görmek ve yeryüzündeki mevcut medeni devletler kadar muhtelif kaza mercileri bulmak mümkündü.

Ecnebiler gerek mahkeme safhasında ve gerekse hüküm icrası safhasında bu imtiyazlarını o suretle kullanırlardı ki, ekseriyetle Türk hak sahipleri kendi memleketlerinde haklarını elde edememek vaziyetinde kalırlardı. Yalnız hukuki sahada değil, ceza sahasında da kapitülasyonların acı tesirlerini görmek mümkündü. Ecnebi olan veya ecnebilerin sefarethane veya evlerine sığınan suçlular karşısında hükümetin eli bağlı kalırdı. Bu gibi mücrimler hakkında takibat icrası ecnebinin mensup olduğu seferethaneden mezuniyet almağa mütevakkıftı. Ceza davalarında ecnebi tabiiyetinde olan şahitlerin sefaret tercümanları huzurunda dinlenmeleri mecburiyeti vardır. Bu tercümanlardan birinin davete icabet edip etmemesi adli takibatın cereyanına müessir olabilirdi.

İşte her şeyden önce Türk milletini ve onun adliyesini bu yüz kızartıcı halden kurtarmak icap ediyordu. Milli kurtuluştan sonra akdolunan Lozan sulhiyle Türk milleti bu ağır kayıtlardan kurtarılmıştır.

Yukarıda umumi hatlarını çizdiğimiz imparatorluk adliyesinde adaletin bütün şekilleri, adli teşkilat için, tasavvuru mümkün olan sistemlerin hepsi tam bir nizamsızlık içinde ve karma karışık bir vaziyette yaşıyordu. O suretle ki, bir esas mahkemesinde asla doğru görülmeyen bir müessese diğer bir esas mahkemesinde müeyyedesini bulmakta idi.

Unvanındaki ihtişam kadar teşkilatında zayıf olan bu devrenin şer'iye mahkemeleriyle kapitülasyonlarıyla mezhebi imtiyazları, mektepsiz ve ecnebi hakimleriyle, birbirinin dilinden anlamayan hakimlerden müteşekkil toplu mahkemeleri ile tam bir ahenksizlik içinde bulunan adli teşkilatın da evvel emirde milli birliğin esaslı bir unsuru olan kaza birliğini temin eylemek icap ediyordu.

8 Nisan 1924 tarih ve 469 numaralı kanunla şer'iye mahkemeleri ilga ve vazifeleri -o zamanki tabirle- mahakimi nizamiyeye devredilmek suretiyle birlik esasına doğru en mühim adım atılmış oldu. Akalliyetler, kanunu medeni neşredilince Lozan muahedenamesinin 42 inci maddesiyle kendilerine tanınılan adli haklardan vazgeçerek Türk mahkemelerinin adaletine sığındılar. Böylece ahkamı şahsiyeye müteallik mevadda kaza hakkını haiz olan istisnai mahiyetteki teşekküller de ortadan kalkarak Türk ülkesinde yaşayan vatandaş ecnebi, her şahıs tek bir esasa bağlanan adli mahkemelerin kaza hakkına tabi oldu. Bu bahsin sonuna konulan kanunları, teşkilatın tedrici surette her an inkişaf etmekte olan iktisadi ve içtimai şartlara uydurulmasını hedef yapmışlardır.

Halen Türkiye Cumhuriyetinde 492 mahalde adliye teşkilatı mevcuttur. Bu yerlerde ağır ceza davalarını gören ve 22'si bir reis ile iki azadan mürekkep müstakil ağır ceza, 62'si ağır ceza mevaddı ile beraber asliye mevaddını da rüyet eden ve kezalik bir reis ile iki azadan teşekkül eden mürettep ağır ceza iki ceman 84 ağır ceza dairesi, 413'ü tek hakimle ve 23'ü toplu hakimlerle kurulan 436 asliye mahkemesi, 141 sulh mahkemesi, 16 ihtisas mahkemesi; her sene adedi bir milyona yaklaşan hukuk ve ceza davalarını hal ve fasletmektedir. Bu mahkemelerin üstünde kaza birliğin bir cüz'ü olan içtihat birliğini ve kanunun her yerde tam olarak tatbikini temin ile mükellef temyiz mahkemesi vardır. Temyiz mahkemesi de teşkilattaki tedrici tekamülü takiben dört daireden on daireye çıkarılmış bulunmaktadır.

Adli teşkilattaki ıslahatın diğer bir veçhesi de hakimlerin kifayeti ve istiklali meselesidir. Cumhuriyet devrinde bu vadide çok mühim ıslahat yapılmıştır. 1924 senesinde hakimlerin onda dördü yüksek mektep mezunu bulunuyordu. 931 senesinin nihayetinde onda dokuzu geçmiştir.

926 tarih ve 766 numaralı hakimler kanunu hakimlerin intihap, tayin ve terfilerini müsbet esaslara dayatmak ve meslekte istikran temin eylemek suretiyle hakimlerde istiklal fikirlerinin kuvvet bulmasına hizmet eyledi.

Hakimlerin ve bütün adliye müntesiplerinin refahlarını temin yolunda Türk milleti hiçbir fedakarlığı esirgemedi. %300 e kadar arttırılan maaşlar oldu.

Mahkemelerin teşkilatını Cumhuriyet adliyesinin yüksek idealine uydurmak üzere teşkilat kanunlarının verimi, müfettiş raporları ve izahatı dinlemek ve ecnebi memleketlerin teşkilat kanunları ve bunların verimleri tetkik olunmak suretiyle bir proje hazırlanmış ve bu proje hakkında memleketteki erbabı hukukun mütalaaları alındıktan sonra uzun müddet temyiz mahkemesinde müzakere ve tetkik olunmuş ve bugün Millet Meclisinin Adliye Encümenine tevdi olunmuştur.

Adli teşkilatımızın değişiklikleri arasında ehemmiyeti haiz olan kanunla tarih sırasiyle aşağıda sıralanmıştır:

  1. Sivas'ta hukuku seriye, ceza ve istida dairelerinden mürekkep muvakkat bir temyiz heyeti teşkiline dair 7 Haziran 337 tarih ve 4 numaralı kanun.

  2. Kazalarda bidayet mahakimi vazife ve salahiyetini haiz olmak üzere tek hakimliklerle Vilayet ve Livalarda bir reis ve iki azadan mürekkep istinaf mahkemelerinin teşkiline dair 30 Nisan 337 tarih ve 117 numaralı kanun.

  3. 1 Teşrinisani 339 tarih ve 667 numaralı salahiyeti adliye kanunu.

  4. Heyeti temyiziye merkezinin Eskişehir'e nakline ve teşkilatın genişletilmesine dair 14 Teşrinisani 339 tarih ve 371 numaralı kanun.

  5. Toplu hakimliğin iadesine dair olan 8 Şubat 340 tarih ve 1424 numaralı kanun.

  6. 3 Nisan 340 tarih ve 461 numaralı hakimlik kisvesi kanunu.

  7. Mahakimi şeriyenin kaldırılmasına dair olan 8 Nisan 340 tarih ve 464 numaralı kanun.

  8. Ağır ceza mahkemelerinin bir reis ve iki azadan terekküp edeceğine dair 30 Kanunuevvel 1926 tarih ve 952 numaralı kanun.

  9. İcra teşkilatına dair 2 Mart 927 tarih ve 980 numaralı kanun.

  10. Kazalarda tek hakimli ceza ve hukuk mahkemeleri tesis edileceğine dair Mart 927 tarih ve 981 numaralı kanun.

Bundan başka hususi bir talimatname ile ceza mahkemeleri, müddeiumumilik ve istintak kalemleri muamelatı da yeknesak ve muntazam bir şekle konulmuştur.

Kanunu medeni:

1926 tarihine kadar hususi münasebetlerin her kısmına tatbiki kabil olmak üzere derli toplu bir kanun yoktu. 1293 tarihinde vücude gerektiren mecelle yalnız muamelata dair hükümleri muhtevi olup şahıs, aile, miras hukuku fıkıh hükümlerine tevfikan hallolunuyordu.

Hususi, içtimai, iktisadi münasebetleri tamamen karşılamak ve tatmin etmekten mahrum bulunan ve dini esaslardan mülhem olan mecelle, aynı zamanda evvelce cemile suretiyle başlayan kapitülasyonların ve mezhebi imtiyazların devama sebep oluyordu.

Şu suretle hiçbir vergiye tabi olmadan ecnebiler ve ecnebi şirketleri her türlü ticaret ve sanayii memleketimizde yapabildikleri halde mahalli kazadan müstesna tutularak konsoloshaneler mahkemelerine tabi bulunuyorlardı. Ve Türklerle ecnebiler arasındaki davalar ecnebi aza ve tercüman huzuriyle teşekkül eden mahkemelerde ve akalliyetlerin şahsi, miras, aile hukukuna ait işleri mensup oldukları cemaatın ruhani reisleri tarafından kendi adet ve ananelerine göre görülüyordu.

Zamanın ihtiyacına uygun medeni kanun tanzimindeki şiddetli ihtiyacı önlemek üzere meşrutiyetten sonra muhtelif komisyonlar teşkil edilmiş ve bu meydanda bir hukuku aile kararnamesi vücude getirerek Haziran 1335 tarihinde muvakkaten meriyete konulmuş ve akalliyetlere dair hükümlerle bunların şahıs, aile ve miras hukukuna mütedair işlerinin de adliye mahkemelerinde görülmesi esası kabul edilmiş iken az bir zaman sonra meriyetten kaldırılarak yine şahıs, aile ve miras hukukunun, dini hükümlere göre seriye mahkemelerinde görülmesine devam edilmişti.

İçtimai hayatımızın nazımı olan ve yalnız ondan mülhem bulunması icap eden derli toplu bir kanunu meniden Türkiye Cumhuriyetinin mahrum kalması ne zamanımız medeniyeti icaplariyle ve ne de Türk inkılabının gözettiği mana ve mefhum ile kabili tekif değildi.

Cumhuriyet, Türk adaletinin iptidai vaziyetten kurtarılmasını ve yirminci asır medeniyetinin icaplarına uygun yeni bir Türk kanunu medenisinin süratle vücude getirilmesini zaruri kılmıştır.

Bu maksatla İsviçre'de 1907 senesinde tanzim olunan, 1912 senesinde meriyete giren ve bugün mütemeddin memleketlerde mer'i medeni kanunların en mütekamili olan İsviçre kanunu mehaz ittihaz edilerek memleketimizin tanınmış hukuk alimlerinden mürekkep bir komisyon tarafından kanunu medeni layihası hazırlanmış ve 20 Nisan 1926 tarihinde Büyük Millet Meclisince kabul edilerek 26 Nisan 926 tarihinde neşrolunmuş ve 4 Teşrinievvel 1926 tarihinde meriyete girmiştir.

Şu suretle 1300 sene evvelki bir cemiyet ihtiyacının ifadesi demek olan ve din esaslarından mülhem bulunan dar ve iptidai hukuk esasları ortadan kaldırılmış, yerine medeni ve içtimai, iktisadi hayatımızda 20 inci asrın icaplarına ve hukuk ilminin son nazariye ve düsturlarına uygun bir kanun konmuştur.

Tarih, Türklerin içtimai hayatında kanının pek yüksek bir mevkii olduğunu tesbit etmektedir. Türklerin son zamanlarda milli adet ve ananelerini terkederek dini esaslara dayanan hükümlere ve bu hükümlerin mer'i oldukları muhitlerin adet ve ananelerine uymaları neticesi olarak kadın yavaş yavaş eski mevkiini kaybetmiş ve filen değilse bile tabi oldukları aile hukuku itibariyle erkeğin istibdat ve esareti altına girmiştir. Kanunu medenimiz, şahıs, aile, miras hukukuna mütedair hükümleriyle kadına ailede layik olduğu mevkii vermiş ve mirasa konmakta erkekten farksız tanınmak suretiyle Türk kadınının da haklarını geri vermiştir. Kanuna medeni, şahıs, aile, miras haklarından başka gayrı menkul mülkiyeti, mülkiyetin gayrı ayni hakları, zilyetlik ve tapu siciline mütedair hükümleri ihtiva etmek itibariyle bu tarihe kadar dağınık kanun hükümlerine tabi olan gayrı menkul tasarrufunu asri ihtiyaçlara uydurarak ve sağlam esaslara bağlıyarak tasarruf hakkını ehemmiyetiyle mütenasip bir surette korumuştur.

Bunlardan başka Türk kanunu medenisi, eski hükümlere göre kapalı olan içtihat kapılarını açarak fikirlere tam bir serbesti bahsetmiştir. Eski hükümlere göre maziye ait örnekler içinde kuşatılmış kalmağa mahkum olan hakim; yeni hadiseler karşısında ihtiyaçları gözönüne alarak serbestçe düşünebilecek ve kanunun sükut ettiği hallerde vazii kanun gibi içtihat edecektir. Bu feyizli hükmün Türk içtimatı ve hukuku bakımından ne kadar yüksek bir terakki ve yükselişe, ne kadar müsait olduğunu kaydetmemek ve böyle bir inkılabı kutlulamamak elden gelmez.

Eski hükümlere göre iki şahidin davaya mutabık olarak şahadetleri hüküm için kafi ve hakim bu şahadele hüküm vermeğe mecbur idi. Kanunu medeni hakimi, şahitlerin adedi ne olursa olsun bunların şahadetini serbestçe takdir ederek hükmünü onların şahadetlerinden ziyade samimi kanaatına istinat ettirmeğe mecbur tutmaktadır. Bu hük­mün hak ve adalet namına ne kadar kuvvetli bir müeyyede olduğu meydandadır.

Kanunu medeni sui istimal edilen hakları da himaye etmemektedir. Bu kaidelerin temin ettikleri içtimai faydaların memleketimizin refah ve saadeti için birer abide değerinde olduğuna şüphe yoktur.

Türk medeni kanununun muasır medeni kanunlar arasındaki yüksek kıymeti; Lozan muahedenamesinin 42 inci maddesinin Türkiye'de müslüman olmıyan akalliyetlere, şahsi hükümlere ve aile ve miras hukukuna ait ilerin kendi örf ve adetlerine göre hallede­bilmelerine dair olan hükümlerinden ayrı ayrı istidalarla hükümetimize müracaat ederek vaz geçmelerini intaç ve şu suretle devlet mefhumiyle uyuşması imkansız bulunan hukuki muhtariyetin kaldırılmasını hazırlıyarak içtimai ve milli birliğe zıt halleri ortadan kaldırmış bulunuyordu.

 


[1] Cumhuriyetin onuncu yıl kutlamalarını hazırlamak ve yürütmek amacıyla "BAŞVEKİLLİLİK YÜKSEK MAKAMI" tarafından görevlendirilen komisyonca "TÜRKİYE CUMHURİYETİ 1923-1933" başlığı altında hazırlanmış ve 1933 yılında Hakimiyeti Milliye Matbaasında bastırılmış, "Rehber" olarak açıklanan ve 255 sayfadan oluşan bu çalışmanın "BU REHBER NİÇİN ÇIKARILDI?" başlığı altında devam eden bölümünde; "...Rehber C.H fırkasının ve Halkevlerinin kısa tarihi ile başlayacak ve ondan sonra Büyük Milli Reisin tarihi nutkundan, milli kurtuluş hareketinin başladığı zamanki Türkiye'nin vaziyetini hülasa eden kısa bir parça konacaktır. Bundan maksat, on yıllık cumhuriyetin işlerini gözden geçireceklere yeni devlete temel olan vaziyeti ve siyasi mefhumları kısaca göstererek Cumhuriyet devri çalışmalarının neticeleri üzerinde kıyas yapmalarına hizmet etmektir. Bundan sonra birdenbire yeni devletin kurulmasından bugüne kadar yapılmış işlerin hülasalarına geçilecektir..." (Sf:6) denilerek çalışmanın planı ve amacı açıklanmaktadır. Yukarıdaki metinde "Adliye İşleri" başlıklı bölüm yer almakta olup metin Hukuk ve Adalet dergisinin Kış 2004 sayısından alınmıştır.