|
Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi Kararı Işığında
Bergama Davası
(AİHM kararının Türkçe metnini zip formatında
indirmek için
tıklayınız...)
(AİHM kararının Fransızca metnini *.doc formatında indirmek
için
tıklayınız...)
Av. Serkan Cengiz
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, kamuoyunda Bergama
altın davası olarak bilinen Taşkın ve Diğerleri /
Türkiye davasında 10 Kasım 2004 tarihinde kararını
açıkladı. AİHM, kararında köylülerin mücadelesini
iki can alıcı noktadan haklı buldu. İlk olarak
Mahkeme Türk Hükümetlerinin mevcut ulusal mahkeme
kararlarına rağmen madenin çalışmasına göz yumması
nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 8.
maddesinin ihlal edildiğine karar verdi. Mahkeme
konuyla ilgili gerekçesinde şu hususların altını
çizdi:
“112. Danıştay,
Altın madeninin oluşturduğu riske dair konuyla
ilgili pek çok incelemeye dayanarak, 13 Mayıs 1997
tarihinde şu sonuca ulaşmıştır: söz konusu madene
izin verilmesi kamu menfaati ile bağdaşmamaktadır.
Danıştay’a göre madenin coğrafi konumu ve bölgenin
zemin özellikleri ve madende sodyum siyanür
kullanılması çevreye ve o yörede yaşayan halk
sağlığını tehlikeye atan bir tehdit oluşturmaktadır
ve madenci şirketin, bu faaliyetin yaratacağı
riskleri ortadan kaldırmak için almış olduğu
tedbirler yeterli değildir (bakınız paragraf 26).
113.AİHM, bireyin
esenliğini etkileyecek, özel ve aile yaşamına zarar
verecek derecede bir yerde ikamet etme hakkından
yoksun bırakan ve sağlığını önemli derecede
tehlikeye atan ciddi çevresel saldırıların söz
konusu olması halinde Sözleşmenin 8. maddesinin
uygulandığı hatırlatır (Bakınız Lopez Ostra /
İspanya, 9 Aralık 1994 Dizi A no.300-C, paragraf
51).
114.AİHM, Danıştay
tarafından 13 Mayıs 1997 tarihli kararda belirtilen
rapor nedeniyle 8. Maddenin uygulanabilir olduğu
sonucuna ulaşır.
117.AİHM, Ovacık
altın madenine verilen iznin Danıştay tarafından
iptal edildiğini belirtmektedir. Bu karar, söz
konusu davada tarafların menfaatleri göz önüne
alındığında, başvurucuların yaşam ve çevre hakkından
yararlanmalarına dayanmış ve söz konusu iznin hiçbir
şekilde kamu menfaati ile bağdaşmadığı sonucuna
ulaşmıştır. Dolayısıyla genel olarak ulusal
yetkililerin konuyla ilgili takdir yetkileri
açısından herhangi bir değerlendirmeye gerek
bulunmamaktadır.
123. Hükümete göre
1 Nisan 1998 tarihinden sonraki mahkeme talimatları
ulusal yetkililer tarafından tamamıyla yerine
getirilmiştir. Öncelikle Başbakanlığın 1 Nisan 2000
tarihini takiben yapmış olduğu müdahale sonrasında
çeşitli Baklanlıklar tarafından verilen izinler
idarenin mahkeme kararlarına ve konuyla ilgili
ulusal mevzuata uymayı reddetmesindeki tek
sebeptir. Konuyla ilgili yönetmeliğin 6. Maddesi
uyarınca söz konusu izinler hiçbir yasal dayanağa
sahip değildir ve Çevre Etki Değerlendirme raporuna
dayanan hiçbir izin verilmemiştir. Buna ek olarak
ulusal mahkemeler tarafından iptal edilen bu karara
ALTERNATİF BİR MAHKEME kararı hiç kimse tarafından
ileri sürülmemiştir. Ayrıca Hükümetin tezleri hiçbir
zaman ulusal mahkemeler tarafından desteklenmemiştir
(ç.n sonraki izinlerin yasallığı hususunda).
125. .........
Bakanlar Kurulu 29 Mart 2002 tarihli gizli
kararnamesiyle halihazırda Nisan 2001 tarihinde
faaliyete başlamış olan altın madeninin
faaliyetlerine devam etme izni vermiştir.
Dolayısıyla başvurucular, sahip oldukları usulü
yasal güvencelerden ulusal yetkililerce yoksun
bırakılmıştır.
126.Mahkeme bu
nedenle sorumlu Devletin, başvurucuların 8. Madde
altında sahip oldukları özel ve aile yaşamlarına
saygı hakkını garanti etme yükümlülüğünde başarısız
olduğunu belirtmektedir...............”
AİHM, İkinci olarak 1 Nisan 1998 tarihinde Danıştay
tarafından onanan 15 Ekim 1997 tarihli İzmir İdare
Mahkemesi kararının makul sürede ve gerektiği
şekilde uygulanmadığı gerekçesiyle Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesinin 6.maddesinin 1. fıkrasının
ihlal edildiğine karar verdi.
Mahkeme kararında:
“136.Ovacık
madenin faaliyetleri 13 Nisan 2001 tarihinden
itibaren deneme düzeyine indirilmiştir. Bu faaliyet
çeşitli baklanlık izinlerine dayanmaktadır ve
tümüyle Başbakanlık kaynaklıdır. Söz konusu izinler
hiçbir yasal dayanağa sahip değildir ve mahkeme
kararına karşı hile yolu olup idari yargının altını
oymaktadır. Böylesine bir durum hukukun üstünlüğü ve
yasal güvence prensiplerinin altını oymaktadır.
137. Yukarıda
belirtilen gerekçeler temelinde AİHM ulusal
yetkililerin 1 Nisan 1998 tarihinde Danıştay
tarafından onanan 15 Ekim 1997 tarihli İzmir İdare
Mahkemesi kararını makul bir zaman içersinde ve
gerçek anlamda yerine getirmedikleri görüşündedir.
Dolayısıyla Sözleşme m.6/1 ihlal edilmiştir.”
Özetle Mahkeme başvurucular nezdinde Hükümetin
Sözleşmeden kaynaklanan yükümlüklerini (Adil
yargılanma ve özel ve aile yaşamına saygı hakkı)
yerine getirmediğine hükmetmiştir.
Kararın açıklanmasından hemen sonrasında bir
sessizlik hakim. Ulusal yetkililer bu kararın ne
şekilde uygulanacağı ve mevcut durumun ne şekilde
ortadan kaldırılacağı hususunda sıcağı sıcağına
görüş belirtmek istemiyor. Amaçlanan şey madenin
tekrardan açılması olunca yetkililerin bu sus
pusluğunu anlamak pekala mümkün.
Bu suskunluğu ilk bozan maden yetkilileri, bir
açıklama yaparak AİHM kararının siyanürle altın
aranmasını yasaklamadığını madenin açılması için 3
defa 11 bakanlıktan 711 izin aldıklarını,
izinlerinin bitme aşamasına geldiğini belirtiyor (NTVMSNBC
18.11.2004). Anlaşıldığı kadarıyla madenin açılması
amacıyla her türlü çaba şu anda devam etmekte.
Bu noktada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
kararlarını ne anlama geldiği önem kazanıyor.
Hükümet madenin kapatılmasına ilişkin ulusal mahkeme
kararını (Danıştay
13 Mayıs 1997 tarihinde şu sonuca ulaşmıştır: söz
konusu madene izin verilmesi kamu menfaati ile
bağdaşmamaktadır) malum Bakanlar Kurulu
kararıyla delmişti. Ama şimdi durum biraz değişik,
bu sefer delinmesi gereken ulusal üstü bir Mahkeme
kararı. Sorun bu noktada AİHM kararının
muhtevasında ve bu kararın nasıl yorumlanıp
uygulanacağı hususunda kilitleniyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını
yorumlarken mahkemenin kendisine biçtiği misyonun ve
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ruhunun iyi
anlaşılması gerekmekte. Mahkeme, birçok kararında
Sözleşme çerçevesindeki esas rolünün, “Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokollerinde
belirtilen hakların belirli kriterler çerçevesinde
korunması ve yorumlanmasıyla sınırlı olduğunu; bu
nedenle sorumlu devletler tarafından “ihlal tespiti”
kararları gereğince iç hukukta yapılacak iyileştirme
ve uyum düzenlemelerinin denetleyicisi
olamayacağını” belirtmiştir.
Bu hükmün temel sonucu şu: AİHM vermiş olduğu
ihlal tespiti kararlarında,bu kararların uygulanması
amacıyla ilgili devlet tarafından alınması gereken
tedbirler hakkında genellikle açıklamada
bulunmamakta ve Devlete yöntemlerin seçiminde geniş
bir takdir yetkisi bırakmakta.
Dolayısıyla Sözleşme’de belirtilen hak ve
özgürlüklerin hayata geçirilmesinde ve korunmasında
temel sorumluluk (ilk elde) tümüyle ulusal
yetkililerin ve mahkemelerin inisiyatifinde. Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi ve Mahkemesi ulusal organ,
kurum veya yetkililerin Sözleşme’den kaynaklanan
sorumluluklarını yerine getirmede başarısız kaldığı
ölçüde konuya dahil olmakta.
Buna karşın söz
konusu Mahkeme’nin ihlâl tespit ettiği
başvurularda, ihlâlin giderilmesi açısından
dayandığı prensip Restitutio Integrum
yani Eski Hale Getirme prensibidir.
Mahkeme, Papamichalopoulos/Yunanistan (1996, 21 AİHM
439) yargılamasında bu prensibin iki yönlü
olduğuna dikkat çekmiştir:
-
Başvurucuyu, mümkün
olduğunca (ihlalin olmadığı varsayılarak)
bulunabileceği eşdeğer pozisyona getirmek,
-
Başvurucunun, ihlal nedeniyle meydana gelen
tüm zararlarını gidermek.
Bu prensibin esas amacı, Sözleşmeye aykırılığın
–mümkün olduğunca- tüm sonuçlarıyla ortadan
kaldırılması ve ihlâl öncesi durumun tekrardan tesis
edilmesidir. Bu tesisin fiziksel olarak mümkün
olmaması halinde, örneğin yaşam hakkı ihlallerinde
olduğu gibi, Sözleşme’nin 41.maddesinde düzenlenen
“tazminat”
kavramı daha da belirginleşmektedir.
AİHM’in konuyla ilgili kararı incelendiğinde 8.madde
altındaki ihlal tespitinin tümüyle Danıştay’ın ve
dolayısıyla İzmir idare mahkemesi kararına dayandığı
görülecektir. Söz konusu Danıştay kararında maden
faaliyetinin kamu menfaatiyle bağdaşmadığı ve
belirli riskler taşıdığını belirtilmiştir. Buna
karşın Hükümet savunmanları davanın AİHM yapılan
duruşmasında söz konusu risklerin pek yakın (imminent)
ve somut olmadığını ileri sürmüşlerdir.
Sonuç olarak AİHM siyanürle altına karşı çıkmadı
demek AİHM’in kararının çarpıtılması anlamındadır.
Bu kararın uygulanması açısından can alıcı nokta
nasıl yorumlanması gerektiğidir. Öncelikle AİHM
kararlarının uygulanması sürecine bir göz atalım.
Sistem kısaca şu şekilde işlemekte: Mahkeme,
kararın kesinleşmesi sonrasında kararı Bakanlar
Komitesine gönderir. Bakanlar Komitesi söz konusu
sorumlu Devletin yürürlüğe koyduğu ve Mahkeme
kararında belirtilen hususların tekrarını önleyecek
şekilde mevzuat ve uygulama değişiklerine ilişkin
Sözleşme m.46 uyarınca bir dizi inceleme yapar. Bu
incelemeler sonucunda karne mukabilinde tavsiye
kararları yayınır. Şayet Komite yapılan
değişikliklerden memnun olmaz ise bu durumda
tepkisinin ve yaptırımlarının dozajını yavaş yavaş
artırır. Bu yaptırım silsilesinin sonu Konseyden
çıkarma müeyyidesidir.
Bu sürece ilişkin en önemli gelişme 4793 sayılı yasa
ile AİHM kararlarının kesinleşmesinden itibaren 1
yıl içinde yargılamanın iadesi gerekçesi olarak ilk
derece yargılamayı yapan ulusal mahkeme önünde
ileri sürülebilmesidir( Ceza ve Hukuk
yargılamasında). Bu yasanın çıkma gerekçesi ise AİHM
tarafından karara bağlanan Zana ve diğerleri /
Türkiye davasıdır. Bakanlar Komitesi söz konusu AİHM
kararının yerine getirilebilmesi için Leyla Zana ve
arkadaşlarının tekrardan yargılanmasını başlangıçta
“tavsiye” etmiş bu tavsiyelerin ulusal makamlar
tarafından yerine getirilmemesi üzerine “tavsiye”
sini “şiddetle tavsiye eder” düzeyine çıkarmış
sonrasında da malum yasal değişiklik yapılmıştır.
Bu noktada 22.05.2004 tarihinde yürürlüğe giren 5170
sayılı yasaya bir gönderme yapmakta fayda var. Söz
konusu yasanın 7. fıkrası ile Anayasanın 90
maddenin son fıkrasına eklenen “usulüne göre
yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin
milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda
farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek
uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma
hükümlerinin” esas alınacağı belirtilmiştir. Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesinin, Mahkeme içtihatlarıyla
yorumlandığı düşünüldüğünde söz konusu anayasa
değişikliği şunu ifade eder: Avrupa İnsan Hakları
karalarının kesinleşmesi sonrasında ulusal makamlar
ve mahkemeler tarafından uygulanması anayasal bir
zorunluluktur.
Özetle Bergama köylülerine ilişkin AİHM kararı
eski hale getirme prensibi temelinde ve Danıştay
tarafından onaylanan İzmir İdare Mahkemesi kararı
ile birlikte yorumlandığında çıkan sonuç hükümetin
madenin sökülmesi ve yörenin eski hale getirilmesi
için derhal harekete geçmesidir.
Karar yorumlanırken şu husus asla unutulmamalıdır:
AİHM’ne yapılan başvurunun konusu maden aranması
sırasında siyanür kullanılmasının engellenmesi
değildir. Başvuru konusu, siyanür yönteminin ve bu
yöntemin yan etkilerinin çevrede ve başvurucularda
yapacağı tahribatın önlenmesinin tek yolunun madenin
faaliyetlerinin durdurulmasıyla mümkün olduğunu
söyleyen ve maalesef hükümet ve yetkililerce
uygulanmayan ulusal mahkeme kararının Avrupa İnsan
Hakları aracılığıyla uygulanmasının sağlanmasıdır.
İzmir, Kasım 2004
|