Av.
S.Sinan Kocaoğlu, LL.M

1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu (YTCK)
uluslararası ceza hukukuna ait yeni hükümleri ile hayatımıza girmiştir. YTCK’nun bu yeni düzenlemelerinden bir tanesi de dünya ve Türkiye
gündeminden bir türlü düşmeyen Soykırım kavramıdır.
Soykırım suçu, Uluslararası Ceza Hukuku’nun incelediği suçlar içerisinde
genel olarak en sinsi, acımasız ve insanlık dışı eylem olarak kabul
edilmektedir. Kartaca’nın M.Ö.146’da yakılıp yıkılması, Kudüs’ün M.S 72’de
yok edilmesi, Haçlı Seferleri, Cengiz Han’ın ve Timurlenk’in seferlerinde
sivil halka yaptıkları katliamlar; 30 yıl savaşları yani kısacası yazılı
tarihin başından beridir insanlığın şahit olduğu pek çok savaş bazı
grupların ya tamamen ya da kısmen yok edildikleri birer acı örnektirler[1].
Yirminci Yüzyıl ise, şiddet tekelini merkezileştirerek eline geçiren Modern
Devlet’in özellikle iki dünya savaşı esnasında teknolojinin yardımı ile,
önceki yüzyıllarda görülmemiş bir şekilde, pek çok toplum ve grubun
sistematik olarak yok edildiği trajik bir dönemdir. İşte “Suçların Suçu”[2]
olarak da kabul edilen Soykırım fiilinin Uluslararası Kamu Hukuku’nun
konusuna girmesi de öncelikle Soykırım fiilinin bir suç olarak
tanımlanmasını gerektirmiştir. Sonuçta soykırım suçu bu fiili ika eden
kişilerin en ağır şekilde cezalandırılabilmesi konusundaki kolektif istemden
doğmuştur.
Bu çalışmanın amacı, kısa bir giriş yaptığımız “Soykırım” kavramını genel ve
tanımlayıcı bir bakış açısıyla incelemektir. İlk bölümde Soykırım
Kavramının tarihsel gelişimi ile Soykırım Sözleşmesi incelendikten sonra;
ikinci bölümde, uluslararası ceza hukukunun ve çeşitli mahkeme kararlarının
perspektifinden suçun unsurları incelenecektir. Çalışmanın üçüncü bölümünde,
Uluslararası Adalet Divanı merceğinden soykırım suçunun incelemesine
ayrılmıştır. Ulusal bağlamda kavramın 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunun da ki
düzenlenişini dördüncü bölümde ele alındıktan sonra beşinci bölümde sonuç
incelemesi yapılarak çalışma sona erdirilecektir.
I. Kavramın Kökeni
Genel ve klasik bir tanım ile Soykırım, bir grubun veya mensuplarının
kasıtlı bir biçimde öldürülmesi, imhası veya yok edilmesi fiilidir.
20.Yüzyılın başlarında İnsanlığa Karşı Suçlar (Crimes Against Humanity)
kavramının bir alt sınıflandırması olarak karşımıza çıkan Soykırım (Genocide)
kavramı; uluslararası hukuk literatüründe ilk kez Antik Yunan’da kabile veya
ırk anlamına gelen “genos” ile Latince’de öldürmek manasına gelen “cide”
kelimelerinin Raphael Lemkin tarafından bir araya getirilmesi ile
kullanılmıştır.
“İşgal Altındaki Avrupa’da Mihver Yönetimi” adlı eserinde Lemkin, özellikle
Alman işgali altındaki Yahudi ve Çingenelere yönelik Nazi uygulamalarını
inceleyerek, analizlerini Soykırım başlığını taşıyan dokuzuncu bölümde iki
safha olarak formülleştirmiştir. Lemkin’e göre soykırımın safhalarından
ilki, zulme uğrayan grubun milli dokusunun yok edilmesiyken; ikincisi, zulüm
yapanın(Hitler) milli dokusunun bu gruba empoze edilmesidir[3].
Winston Churchill’in, 1942 yılında Nazilerin holocaust eylemi üzerine,
“Bizler adı olmayan bir suça hazır bulunuyoruz (We are in the presence of a
crime that has no name)” beyanı esasen bir gerçeği ortaya koymaktaydı[4].
Bu beyanın doğruluğu savaşı müteakiben kurulan Nurenberg Mahkemelerinde
holocaust’la suçlanan Nazi komuta heyetinin henüz ayrı bir suç olarak kabul
edilmemesinden dolayı soykırım suçunda değil de “insanlığa karşı suçlar”’dan
yargılanmasını göstermiştir.
2.Dünya Savaşı’nın acılarını bizatihi yaşayan Polonyalı bir Yahudi kökenli
ailenin çocuğu olan Lemkin’in büyük çabaları neticesinde, Soykırım kavramı
İnsanlığa Karşı Suçlardan ayrı bir suç olarak sınıflandırılmış ve 11 Aralık
1946 yılında BM Genel Kurulu’nun oy birliği ile kabul ettiği 96(I) sayılı
kararında;
“Cinayet nasıl birey olarak insanların yaşam hakkının (right to life)
inkârıysa, Soykırım da bütün bir insan grubunun varoluş hakkının (right of
existence) inkârıdır. Böylesine bir inkar insanlığın tamir edilemeyecek
şekilde vicdanını sarstığı gibi bu insan gruplarının insanlığa yaptığı
kültürel ve diğer katkıları en büyük bir biçimde zarara uğratır, ayrıca
ahlak kanunları ile Birleşmiş Milletlerin ruhuna ve amaçlarına tamamıyla
aykırıdır. Irksal, dinsel, siyasal ve diğer gruplara karşı, bir bütün veya
parça olarak işlenmiş pek çok soykırım örnekleri meydana gelmiştir. Soykırım
suçunun cezalandırılması uluslararası bir önemdedir” şeklindeki sonuç
bildirgesi ile soykırım kavramı BM nezdinde kabul görmüştür[5].
Kamuoyunda soykırım konusunda katalizör görevi gören bu karar Birleşmiş
Milletleri uluslararası planda bağlayıcılığı olan daha geçerli hukuki
önlemler almaya itmiştir.
A. Soykırım Sözleşmesi (1948)
Raphael Lemkin’in soykırım konusundaki mücadelesini destekleyen pek çok
politikacı, akademisyen ve yazar 1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel
Kurulu tarafından BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması
Sözleşmesi (Soykırım Sözleşmesi)’nin[6]
kabul edilmesine giden sürecin önünün açılmasını sağlamıştır.
Soykırım suçunun konusunu, suçun maddi ve manevi unsurlarını, suça karşı
alınacak önlemleri bir uluslararası hukuki bir metine bağlayan bu sözleşme
2nci maddesinde suçun tanımını şu şekilde yapmaktadır:
“Madde 2. Bu sözleşmeye göre soykırım; milli, etnik, ırki veya dini bir
grubu kısmen veya tümüyle yok etmek kastıyla, aşağıdaki fiillerin
işlenmesidir:
a. Grubun mensuplarını öldürmek,
b. Grup mensuplarına ciddi bedensel veya psikolojik zarar vermek,
c. Grubun hayat şartlarını kasıtlı olarak etkileyerek maddi varlığının
kısmen veya tamamen yok olmasına yol açmak,
d. Grup içinde doğumları önlemek amacıyla önlemler dayatmak,
e. Grubun çocuklarını bir başka gruba zorla nakletmek”.[7]
Sözleşmenin kabul edilmesini takip eden yıllarda kurulan ad hoc ve devamlı
uluslararası mahkemelerin tüzüklerine de yukarıda ki tanım en ufak bir
değişikliğe uğratılmadan aynen konulmuştur. Mesela Eski Yugoslavya için
Uluslararası Ceza Mahkemesi tüzüğünün 4§2 nci maddesi veya Rwanda için
Uluslararası Ceza Mahkemesi tüzüğünün 2§2nci maddesi veya Uluslararası Ceza
Divanı tüzüğünün 6ncı maddesi Soykırım Sözleşmesinin ikinci maddesinin
noktalama işaretlerinde kadar tekrarıdır. Son güncel gelişmeleri gözünde
bulundurursak, Irak Özel Mahkemesinin Tüzüğünün 11nci maddesi de kelimesi
kelimesine aynı hükmü içermektedir.
Suçun tanımı ise takip eden üçüncü madde de soykırım suçunun işlemeye
anlaşma, tahrik, teşebbüs ve ortaklık gibi konuları suç haline getirmiştir.
“Madde 3: Aşağıdaki fiiller cezalandırılabilir:
a. Soykırım;
b. Soykırım suçunu irtikâp etmek için anlaşma;
c. Soykırım suçunu irtikâp etmek için doğrudan ve toplumsal(aleni) tahrik;
d. Soykırım’a teşebbüs;
e. Ortaklık”.[8]
Ayrıca, Sözleşmenin ikinci ve üçüncü maddesinde yazılı fiilleri işleyen
kişilerin; anayasal bağışıklıkları olan yöneticiler, kamu görevlileri veya
özel şahıslar yani kim olurlarsa olsunlar cezalandırılacaklarını öngörmüştür[9].
Bu durumu tamamlayıcı olarak sözleşmenin birinci maddesinde de sözleşmeci
yüksek taraflar suçun savaşta veya barışta irtikâp edilse de uluslararası
bir suç olduğunu kabul ederek, soykırım suçunun irtikâp edilmesini önleme ve
cezalandırma yükümlüğünü üstlenmişlerdir[10].
Sözleşmenin bu dört maddesi birlikte okuduğunda, soykırımın savaş veya barış
hallerinde bir gruba/üyelerine, grup karakterini yok etmek maksadıyla
tahdidi (numerus clauses) olarak sayılmış fiillerin işlenmesi suçudur.
Soykırım zanlıları, soykırım esnasında makam veya görevlerinin ne olduğuna
aldırılmaksızın yargılanabilir ve cezalandırılabilirler.
Koruma altındaki milli, etnik, ırki veya dini grupları tespit ederken
sözleşme bizlere kullanabileceğimiz herhangi bir ölçüt vermese de
sözleşmenin soykırımla ilgili hükümlerin uygulayan ulusal ve uluslararası
mahkemeler bu ölçütleri çeşitli davalarda yorumlamışlardır.
Bu ölçütleri 1994 yılında Rwanda’da Hutu ve Tutsi kabileleri arasında
meydana gelen ve bir milyona yakın Rwandalı’nın ölümüyle sonuçlanan iç
savaşın yol açtığı soykırım zanlılarını yargılamak için kurulan Rwanda için
Uluslararası Ceza Mahkemesi(ICTR)’nin en meşhur davası olan Akayesu
kararında bulabiliriz[11].
Bu kararın önemi Soykırım Konvansiyonunun kabulünden yaklaşık yarım yüzyıl
sonra, sözleşmenin uygulandığı ilk uluslar arası mahkeme kararı olmasıdır.
Dolayısıyla mahkeme sözleşme hükümlerini kararında uygulayan ve ilk kez
yorumlayan mahkeme olmuştur.
Akayesu davasının sanığı olan Jean Paul Akayesu, Rwanda’da da bir bölgenin
sorumlu kamu idarecisiydi ve haliyle de bölgesindeki polis ve jandarma
kuvvetleri dâhil olmak üzere bütün asayiş kuvvetleri onun emrindeydi.[12]
Yönetiminde olduğu bölgede sadece 7 Nisan–30 Haziran 1994 tarihleri arasında
2000’e yakın Tutsi öldürüldü. Savcılık tarafından Akayesu hakkında 15 adet
Soykırım, İnsanlığa Karşı Suçlar ve Cenevre Sözleşmelerinin Ortak Üçüncü
maddesini ihlalden dava açıldı. Dava neticesinde ICTR tarafından işlediği
Soykırım suçundan dolayı ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı[13].
Akayesu kararında ICTR, Soykırım Sözleşmesinin 2nci maddesinin koruma altına
aldığı milli, etnik, ırki veya dini grupları "Çocukların bir gruptan diğer
gruba zorla nakledilmesi" başlığı altında sırasıyla yorumlamıştır
(para.509–517).
Grupları tek tek ele almaya başlamadan önce bunların ortak nitelikleri
yorumlamak için mahkeme heyeti Soykırım Sözleşmesinin hazırlık çalışmalarına
(travaux préparatoires) atıfta bulunmuştur.
Soykırım Sözleşmesinin hazırlık çalışmalarında Soykırım suçuna karşı
korunacak grupların ortak ölçütünü doğuştan gelen sabit (stable) yani daimi
bir aidiyete haiz olmaları olarak koymuştur[14].
Daha sonra milli grup kavramını Uluslararası Adalet Divanının (I.C.J)
Nottebohm kararını da kendisine emsal alarak şu şekilde tanımlamıştır:
“milli (national) grup, haklar ve görevlerin karşılıklılığı ilkesi ile
birleştirilmiş ortak bir vatandaşlığa dayalı hukuki bir bağı paylaşan
insanlar topluluğudur”[15].
Etnik(ethnic) grup ise, "üyeleri ortak bir dili veya kültürü paylaşan insan
topluluğu"[16]
olarak tanımlanmıştır.
Akayesu kararının 514ncü paragrafı ise ırk kavramının geleneksel tanımından
yola çıkarak ırki (racial)grubu: “coğrafi bir bölgenin dilsel, kültürel,
milli ve dini faktörleriyle ilintisiz olarak sadece kalıtımsal özelliklere
dayanan insan topluluğu” olarak ele almıştır[17].
Soykırım Sözleşmesinin koruma altına aldığı son grup olan dini (religious)
grubu da ortak bir dini, mezhebi veya tapınma biçimi paylaşan insan
topluluğu olarak yorumladıktan sonra bu sayılan dört grubun ortak
özelliklerinin sabit ve daimi (stable & permanent) özelliklerinin olduğunu
tekrar vurgulamıştır[18].
B. Soykırım Sözleşmesinin Eksiklikleri
Bu kadar detaylı olarak hazırlanmış olan Soykırım Sözleşmesinin bizce ilk
eksikliği sözleşme tarafından koruma altına alınmış olan grup kavramında
yatmaktadır. Grupların sadece sabit ve daimi özellikler sahip milli, etnik,
ırki veya dini insan topluluklarına sınırlandırmak kanaatimizce olukça
yanlıştır. Esasen sözleşme bu haliyle tam bir tanımlar labirentidir.
Siyasi, kültürel ve hatta ekonomik grupların da soykırım suçunun mağduru
olabileceği açıkken bu gruplara sözleşme de yer verilmemesi sözleşmenin
zayıf ve eksik yanlarının başında gelmektedir. Bu konuyu Akayesu kararında
mahkeme heyeti tartışmışsa da netice olarak sözleşmenin lafzına bağlı
kalmayı tercih etmişlerdir. Mesela sosyalist bir ihtilal esnasında burjuva
sınıfına ve üyelerine karşı işlenecek olan bir yok etme eylemi soykırım
suçunu oluşturmayacak mıdır? Veya Şili’de faşist bir darbeyle iktidara
gelmiş olan eski diktatör General Pinochet’in Akbaba Operasyonu neticesinde
ülkesindeki sosyalist görüş mensuplarını yok etmesi bir soykırım örneği
değil midir? Dolayısıyla sözleşmenin 1948’deki halinin günümüz koşullarına
ve dünyadaki gelişmelere uymadığı açıktır. Ceza Hukukunun kanunilik ilkesi
gereği yeni durumlara önceden hazırlıklı olabilmek açısından Soykırım
Sözleşmesi acilen genişletilerek güncelleştirilmelidir. Böylelikle de
siyasi, ekonomik ve kültürel grupları korunma altına alınmalıdır.
Sözleşmenin ikinci ve belki de en önemli eksikliği Soykırım suçunu irtikâp
eden kişilerin cezalandırılmalarını sağlayabilecek bir güçte mekanizmanın
düzenlenmemiş olmasıdır. Şöyle ki, yargılama yetkisi ile ilgili olarak
Sözleşme aşağıda ki hükmü öngörmüştür.
“Md.6:Soykırım veya 3ncü madde de sayılmış olan diğer fiillerle suçlanan
kişiler, suçun işlendiği ülkenin yetkili bir mahkemesince veya Sözleşmeci
Yüksek Taraflarca yargılama yetkisi kabul edilecek bir uluslararası ceza
mahkemesince yargılanır”[19].
Sözleşme de bu suçların yargılanması ile ilgili bir isteksizlik olduğunu
düşündürecek kadar hafif bir içerikle hazırlanmış olan bu madde sorunun
çözümünün yanından yıllarca teğet geçilmesini sağlamıştır. Maddenin yetki
ile ilgili öngördüğü suçun işlendiği ülkenin ulusal mahkemesinde sanıkların
yargılanmasının yapılması, soykırım suçunun genellikle faillerinin suçun
işlenme anındaki devlet yöneticileri olduğu düşünülünce, soykırımı işleyen
yöneticilerin başında olduğu bir devlet aygıtında bu kişiler aleyhine dava
açılma sürecinin çok zor işleyeceği açıktır. Bu bağlamda Yugoslavya’daki
soykırım suçlularının birçoğunun yakalanmamış olması bile, endişelerimizdeki
haklılığı ortaya kesin bir şekilde koymaktadır. Ayrıca hukukun genel bir
ilkesi olan Adil Yargılanma Hakkı uygulamasının mümkün olmadığı da
ortadadır.
Sözleşmenin bu noktadaki ilk uygulamasının, imza tarihinden yani 1948
yılından tam kırk beş sene sonra Eski Yugoslavya’da işlenen soykırım
suçlarını yargılamak için kurulan bir ad hoc uluslararası ceza mahkemesi ile
somutlaşması, bizlere 6ncı maddenin nasıl zayıf bir içeriğe sahip olduğunu
göstermektedir. 1998’de Roma ‘da imzalanan Uluslararası Ceza Divanı (UCD)
tüzüğü de sözleşmenin asıl amaçlarının gerçekleştirilebilmesi için geç
kalmış ama bir o kadar da önemli bir adımdır. Hâlihazırda UCD’nin yetkisini
kabul etmeyen tek NATO üyesi ülke olan Türk Devleti’nin de en kısa zamanda
bu tüzüğe taraf olması bütün insanlık ailesini yaralayan Soykırım, İnsanlığa
Karşı Suçlar gibi suçlarla mücadele de uluslararası toplumun elini
güçlendirecek ve Türk Devleti’nin iyi niyetini gösterecek doğru bir hamle
olacaktır.
II. Soykırım Suçunun Unsurları
Uluslararası Ceza Hukuku’nun konusuna giren uluslararası suçlar milli ceza
hukuklarının konusuna giren suçlar gibi unsurları ile incelenirler. Aynen
geleneksel ceza yargılamasındaki Maddi ve Manevi Unsur ölçütü uluslararası
ceza hukukunun kapsamındaki suçlarda da kullanılır.
Uluslararası Ceza Divanı(UCD) tüzüğünün 9ncu maddesi başlığı altında tüzüğün
Soykırım(m.6), İnsanlığa Karşı Suçlar(m.7)ve Savaş Suçları (m.8)
maddelerinin yorumlanması ve uygulamasında Elements of Crimes yani suçun
unsurlarının UCD yargılamalarında uygulanması gerektiğini öngörmüştür[20].
Bunun üzerine 1998 yılında BM Genel Kurulu’nun UCD’nin çalışma mekanizmasını
hazırlaması için kurduğu Hazırlık Çalışmaları Komitesi, UCD’nin daha etkin
çalışmasını sağlayabilmek için Suçların Unsurlarını (Elements of Crimes)
hazırladı.
Peki Soykırım suçunun Uluslararası Ceza Hukuku ve Uluslararası Ceza Divanı
merceğinden unsurları nelerdir?
A. Suçun Maddi Unsuru (Actus Reus)
a. Genel Olarak Actus Reus Kavramı:
Actus Reus, “yasaklanmış eylem veya davranış” anlamına gelen ve suçun
fiziksel elementlerini yani maddi unsurunu tanımlamak amacıyla[21],
Anglo-Saxon ceza hukuku geleneğinde kullanılan ve oradan da uluslararası
ceza hukuku terminolojisinin bir parçası haline gelen Latince bir terimdir[22].
Bilindiği üzere suçların kanuni tanımlarında maddi konu gösterilmiştir ve
suçun maddi unsuru nedensellik bağı gibi suçun objektif yapısına etkili bir
kavramdır[23].
b. Soykırım Suçu İçin Actus Reus :
Soykırım suçunun maddi unsuru milli, etnik, ırki veya dini bir gruba
aşağıdaki fiillerden birisini işlemektir.
1. Grubun mensuplarını öldürmek;
2. Grup mensuplarına ciddi bedensel veya psikolojik zarar vermek;
3. Grubun hayat şartlarını kasıtlı olarak etkileyerek, maddi varlığının
kısmen veya tamamen yok olmasına yol açmak;
4. Grup içinde doğumları önlemek amacıyla önlemler dayatmak;
5. Grubun çocuklarını bir başka gruba zorla nakletmektir[24].
Her ne kadar “mensuplar” kavramının lâfzî yorumu, sayıca birden çok kişiyi
akla getiriyorsa da, Suçların Unsurları’nın Soykırım ile ilgili bölümünde bu
suçun sadece bir kişiye yönelik olarak işlenebileceğini de görmektedir[25].
B. Suçun Manevi Unsuru (Mens Rea)
a. Genel Olarak Mens Rea Kavramı;
Mens Rea suçun manevi (subjektif) unsurunu tanımlamak için kullanılan ve
suç işleme anında var olması gereken zihni durumu yani cürüm kastını
belirten Latince bir terimdir[26].
Uluslararası Ceza Divanı(UCD) tüzüğünde suçun manevi unsuru yani mens rea
aşağıdaki şekilde formüle edilmektedir.
“Madde 30: Zihni Unsur
1. Eğer aksi öngörülmemişse, Divanın yetkisi içindeki suçlardan cezai olarak
ancak suçun maddi unsurları kasıt ve bilgi ile irtikap edilmişse şahıslar
sorumlu ve mesul olacaktır.
2. Bu maddenin amacıyla ilintili olarak bir şahıs aşağıdaki durumlarda kasıt
sahibidir,
a. Bir hareketle ilintili olarak eğer o şahıs hareketle ilintili olmayı
isterse;
b. Bir sonuçla ilintili olarak kişi o sonucu isterse veya olayların doğal
akışı içerisinde meydana geleceğinin bilincindeyse;
3. Bu maddenin amaçları için, “Bilgi” bir durumun var olduğuna veya
olayların doğal seyrinde bir sonucun gerçekleşeceğine dair farkında olma
durumudur. Metinde geçen “bilmek” ve “bilerek” kavramları buna göre
yorumlanacaktır[27].
Maddenin birinci fıkrasında kullanılan kasıt (intent) kavramı, bir cürümü
işlerken o cürümü işlemenin niyetinde yani tasavvurunda olmak anlamına
gelmekteyken; bilgi (knowledge) ise eski dildeki kullanımı ile malum yani
vukuf olmayı gerektiren bir kavramdır.
Suçların Unsurları’nın giriş bölümünde kasıt ve bilginin konu ile ilgili
olguların ve koşulların incelmesi ile anlaşılacağı öngörülmüştür[28].
Manevi unsurun yani kastın veya bilginin yokluğu veya sakatlanması durumunda
haliyle cezasızlık durumu ortaya çıkmaktadır. Bu haller UCD tüzüğünde “Cezai
Sorumluluğun Kalktığı Haller” başlığı altında akıl hastalığı veya kusuru,
kendi isteği ile meydana gelmemiş olan sarhoşluk hali ve ölüm tehdidinden
veya devam etmekte olan bir ciddi bedensel zarardan kaynaklanan
zorlama(icbar) numerus clauses olarak sıralanmıştır[29].
b. Soykırım Suçu için Mens Rea
Soykırım manevi unsur açısından Uluslararası Ceza Hukuku’nun konusuna giren
diğer suçlardan farklılık arz eder. Çünkü bu suçun irtikap edilebilmesi
için genel bir kast(general intent) değil özel bir kast(special intent/dolus
specialis) gerekmektedir. Bu özel kast sanığın yargılandığı suçun sonucunu
açık olarak istemesi demektir. Soykırım suçu için dolus specialis ise
“milli, etnik, ırki veya dini bir grubun, kısmen veya tümüyle, yok etmek
kastıdır”.[30]
Yani herhangi bir gruba mensup üyelerin öldürülmesi soykırım suçunun
oluşması için yeter ve gerek koşul değildir. Şöyle ki soykırım suçunun
oluşması için failde, fiili işleme anında öldürme kastından ayrı olarak
yukarıda bahsedilen özel kastın da varolması gerekir. Aksi takdirde manevi
unsurun oluşmamasında dolayı bu öldürme vakası, soykırım suçuna sebebiyet
vermez. Prosecutor v.Rutaganda davasında bu hususun altı Rwanda İçin
Uluslararası Ceza Mahkemesi/International Criminal Tribunal for Rwanda (ICTR)
tarafından özellikle çizilmiştir[31].
Eski Yugoslavya İçin Uluslararası Ceza Mahkemesi/International Criminal
Tribunal for the Former Yugoslavia(ICTY)’nin Başkanlığını yapmış olan
Cassese göre Soykırım suçu, “mağdurun kişiliksizleştirilmesi” (depersonalization
of the victim) amacına yönelik bir suçtur çünkü mağdur bireysel
özelliklerinden dolayı değil de sadece ve sadece bir grubun üyesi olduğu
için kurban seçilmektedir[32].
Eski Yugoslavya için Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Jelisic kararında özel
kastın soykırım suçunun oluşması için gerekliliği çok açık bir şekilde
ortaya konmuştur. Ancak, bu özel kastın bilerek ve isteyerek yapıldığı ortay
konulmalıdır. Aksi takdirde savaşta aldığı emri uygulamak zorunda olan emir
kulu birçok insanı da çok ağır bir suçlama ile mağdur etme ihtimali de
kaçınılmaz olabilir.
Daha iyi açıklamak açısından kısaca Jelisic davasının konusundan bahsetmek
gerektiğini düşünüyorum. “Sırp Adolf” lakaplı sanık Goran Jelisic, 1992
Mayıs’ında Sırp Milisleri tarafından Bosnalı Müslümanlarla Hırvatların
tutulduğu Luka toplama kampında ve Brcko Polis karakolunda yüzlerce kişiyi
öldürmek yaralamak suçundan yargılanmıştır[33].
Yargılama esnasında manevi unsurun yani özel kastın oluşup oluşmadığını
ispat bakımından pek çok tanık Jelisic’in her yerde bütün Müslümanlardan
nefret ettiğini ve Brcko şehrine Müslümanları öldürmek için geldiğini
söylediğini; devamlı olarak çeşitli hakaretlerle aşağıladığı Müslümanları
yok etmek istediğini söylediğini; Müslüman kadınlardan da nefret ettiğini ve
hepsini kısırlaştırarak Müslüman sayısının artmasını engelleyeceğini
söylediğini; her sabah kahvaltıda kahvesini içmeden önce yirmi ila otuz
Müslüman öldürmeden güne başlayamadığını söylediğini beyan eden Jelisic
aleyhine ifadeler vermişlerdir.[34]
Ayrıca yargılama esnasında Jelisic suçunu itiraf etmiştir. Bütün bunlara ve
pek çok delile rağmen mahkeme Jelisic’in psikolojik sorunlu bir kişi olduğu
ve her ne kadar açıkça öldürmek için Müslümanları seçse de, Jelisic’in
cinayetleri keyfi olarak değil de bir grubu yok etmek kastıyla işlediği
savcılık tarafından bütün şüphelerden uzak bir şekilde ortaya konulmadığı
nedeniyle Soykırım suçlamasından suçlu bulmamıştır.[35]
Mahkeme Jelisic’in psikolojik sorunlu olduğun dair dayandığı delillerden en
ilginç olanı ise Jelisic’in bir tanığa geçiş izni vermek için kendisiyle
zorla Rus Ruleti oynatması olayıdır.[36]
Netice olarak Jelisic ICTY tarafından soykırım suçundan değil ama insanlığa
karşı suçlar ve savaş hukukunu ihlalden kırk yıl hapse mahkum edilmiştir[37].
III. Uluslararası Adalet Divanı
Merceğinden Soykırım Suçu
Soykırım suçuyla savaşta Uluslararası Adalet Divanı/International Court of
Justice(UAD) kararlarının çok önemli yeri vardır. Çünkü Soykırım
Sözleşmesi’nin 9ncu maddesi, sözleşmenin uygulanmasında ve yorumlanmasında
sözleşmeci taraflar arasında doğacak uyuşmazlıklarla ilgili olarak
Uluslararası Adalet Divanı(UAD)’nı yetkili kılmıştır[38].
Uluslararası Adalet Divanı 1951 yılında vermiş olduğu Soykırım Sözleşmesine
Konulan Çekinceler Üzerine Tavsiye Kararı’nda Soykırım suçunun
yasaklanmasının bir ius cogens olduğunu belirttikten sonra, Soykırım
Sözleşmesinin altında yatan ilkelerin, uluslararası anlaşmalardan
kaynaklanan herhangi bir yükümlülük olmasa dahi bütün devletleri bağlayıcı
olduğuna dair açık bir karar vermiştir.
[39] Kararda ayrıca tamamen insancıl ve medeni amaçlara sahip olan
Soykırım Sözleşmenin evrensel bir uygulama alanına sahip olduğu da
belirtilmiştir.
Peki, ius cogens normlar ne demektir? Bütün uluslararası hukuk
normlarının eşit değere sahip olduklarını söyleyemeyiz. Çünkü bunlardan
bazıları bütün devletleri ve şahısları, bu konuda rızalarının olup
olmamasına bakmadan mutlaka bağlayan; bu yüzden de uluslararası hukukun en
önemli bölümü olarak kabul edilen ius cogens normlardır.[40]
Anlaşmalar Hukuku Üzerine Viyana Sözleşmesi ius cogens’ı genel uluslararası
hukukun buyurucu normu olarak tanımlamaktadır ve bu sözleşmenin 53ncü
maddesi genel uluslararası hukukun buyurucu normlarından biriyle çatışan
anlaşmaları yok hükmünde saymaktadır.[41]
Aynı maddenin devamında uluslararası hukukun buyurucu bir normu, bir olarak
devletlerin oluşturduğu uluslararası toplum tarafından kabul edilen ve
tanınan norm olarak tanımlanmıştır.[42]
Bu öyle bir normdur ki, normdan hiçbir sapmaya veya tadile izin verilemez ve
ancak genel uluslararası hukukun aynı özelliğe sahip sonraki bir norm
tarafından değiştirilebilir. Buna ek olarak sözleşmede ne zaman genel
uluslararası hukukun yeni bir buyurucu normu ortaya çıkarsa, o an bu normla
çatışan bütün varolan anlaşmalar yok hükmüne geleceği ve sona ereceği
belirtilmiştir[43].
Obligatio erga omnes ise, uluslararası toplumun bütün üyelerine yönelik
yükümlülüklerdir ve dolayısıyla her devlet bağlılaşık (correlative) haklara
sahiptir; yani bu yükümlülüklerin ihlali uluslararası toplumun her üyesinin
bu yükümlülüklerin gerçekleştirilmesi ve bu ihlalin durdurulmasını eşzamanlı
olarak isteme hakkını doğal olarak doğurur[44].
Ius cogens normlarla erga omnes yükümlülükleri bir madeni paranın iki yüzü
olarak sembolize eden Cherif Bassiouni’ye göre, ius cogens normlardan
kaynaklanan yükümlülüklerin yani erga omnes’in tam anlamının “herkese
yönelik, herkese doğru akan, herkesle ilişki içinde bulunan” olduğundan
dolayı; bu yükümlülüklerin Soykırım, İnsanlığa Karşı Suçlar ve Savaş
Suçları gibi uluslararası suçları ius cogens normlar seviyesine çıkarttığını
söylenmektedir[45].
UAD’nın önüne gelen Soykırım Sözleşmesinin Uygulanması(Bosna Hersek
Sırbistan ve Montenegro’ya Karşı)[46]
davasında, mahkeme soykırım suçu ile ilgili olarak:
“[…]Soykırım Sözleşmesinin, yer yönünden uygulanması ile ilgili olarak doğan
problemlerle ilgili olarak, Mahkememiz Sözleşmenin amaç ve hedefini takip
ederek, Sözleşme’de hükme bağlanılan haklar ve mükellefiyetlerin erga omnes
haklar ve yükümlülükler olduğu kanaatine varmıştır. Bundan dolayı Mahkeme,
her Devlet’in soykırım suçunun önleme ve cezalandırma yükümlülüğünün
Soykırım Sözleşmesi tarafından yer yönünden sınırlandırılmadığını da
bildirir”[47]
şeklinde karar varmıştır. Bu kararı ile UAD sadece soykırım suçunun
uluslararası hukuk açısından konumunu ortaya koyduğu gibi, bu suçu
işleyenlere karşı her devletin Evrensel Yetkiye dayanan yargı uygulaması
yapabilmesinin de önünü açmıştır.
IV. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda
Soykırım Suçu
Yeni Türk Ceza Kanunu(YTCK), ikinci kitabın yani özel hükümlerinin
başlatıldığı 76ncı maddeyi Soykırım başlığına ayırmıştır.
“MADDE 76.
1. Bir plânın icrası suretiyle, millî, etnik, ırkî veya dinî bir grubun
tamamen veya kısmen yok edilmesi maksadıyla, bu grupların üyelerine karşı
aşağıdaki fiillerden birinin işlenmesi, soykırım suçunu oluşturur:
a. Kasten öldürme.
b. Kişilerin bedensel veya ruhsal bütünlüklerine ağır zarar verme.
c. Grubun, tamamen veya kısmen yok edilmesi sonucunu doğuracak koşullarda
yaşamaya zorlanması.
d. Grup içinde doğumlara engel olmaya yönelik tedbirlerin alınması.
e. Gruba ait çocukların bir başka gruba zorla nakledilmesi.
2. Soykırım suçu failine ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.
Ancak, soykırım kapsamında işlenen kasten öldürme ve kasten yaralama suçları
açısından, belirlenen mağdur sayısınca gerçek içtima hükümleri uygulanır.
3. Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında da güvenlik tedbirine hüküm
olunur.
4. Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.”[48]
Maddenin gerekçesinde, Soykırım Sözleşmesine 23.03.1950 tarihinde, 5630
Sayılı kanunu uyarınca çekince koymaksızın onaylayan Türkiye’nin, Soykırım
Sözleşmesinin 5nci maddesinde yer alan soykırım suçu sanıklarına etkin
cezaların verilmesini sağlanması ve Sözleşmenin hükümlerinin yürürlüğe
konması amacıyla, Sözleşmeci Devletlere yüklenen yükümlülüğü yerine getirmek
için Soykırım Suçuna YTCK’da yer verildiği belirtilmektedir.
Her ne kadar soykırım suçunun Türkiye’nin sözleşmeyi onay tarihinden 55 sene
sonra hukuk sistemimize girmesi ironik bir durum olsa da, ceza mevzuatımızın
Uluslararası Ceza Hukukunun konusu olan suçlarla geç kalınmış bir şekilde de
olsa uyumlaştırılmış olmasını sevindirici bir gelişme olarak
karşılıyorum.
Yukarıda ki açıklamalarımız ışığında da açıkça görülebileceği üzere 5237
Sayılı TCK’ nın 76ncı maddesi Soykırım Sözleşmesinin 2nci maddesini birkaç
ufak farklılıkla tekrarlamıştır. Bu farklılıklardan başlıcası, Sözleşme de
soykırım suçunun tanımında suçun oluşması için fiilin “[…]herhangi bir
planın icrası suretiyle[…]” işlenmesi öngörülmemiştir. Ceza Kanunu
böylelikle soykırım suçunun unsurlarının ancak belli bir plan dâhilinde
işlenmesi ile oluşacağını belirlemiş ve suçun uygulama alanını
daraltmıştır.
V. Sonuç
Soykırım kavramı çok değil ancak yarım yüzyıl kadar bir süre önce Nazilerin
işgal altına aldığı bölgelerde yaptıkları insanlık dışı eylemlerle dünya
gündemine girdi. Soykırım’ın, insanlığa karşı suçlardan kategorik olarak
ayrılması da yine bu Nazi vahşetinin boyutlarının ayrı bir suç olarak
tanımlaması ve böylece hak ettiği şekilde cezalandırılması ihtiyacından
doğmuştur.
II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından Birleşmiş Milletler nezdinde 1948
yılında toplanan dünya ulusları, Soykırım Sözleşmesi’ni imzalayarak soykırım
suçunu tanımladılar. Ne yazık ki Soykırım Sözleşmesi yürürlüğe girdikten
sonra, sözleşmenin öngördüğü soykırım suçu ile mücadelede mekanizmasının
etkisizliği yüzünden uzun bir dönem boyunca etkin bir şekilde
kullanılamamıştır.
Soykırım Sözleşmesini 1950 yılında onaylayan Türkiye, bu konuda yarım
yüzyılı aşan konuda hemen hiçbir şey yapmamıştır. Dolayısıyla, Türkiye
Uluslararası Adalet Divanının 1951 tarihli Soykırım Sözleşmesine Konulan
Çekinceler Üzerine Tavsiye Kararı[49]
ile soykırım suçunun “evrensel karaktere” sahip bir uluslararası suç olduğu
ve Soykırım Sözleşmesinin kapsadığı ilkelerin, uluslararası anlaşmalardan
kaynaklanan herhangi bir yükümlülük olmasa dahi bütün devletleri bağlayıcı
olduğuna dair vermiş olduğu açık kararın yasama veya yargı bağlamında ulusal
uygulamasına dair etkinliği olmamıştır.
1 Haziran 2005 tarihinde uygulamaya giren 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu bu
noktada ulusal mevzuatta önemli bir boşluğu doldurmuştur. Bu kanun ile
Soykırım, İnsanlığa Karşı Suçlar vs. gibi uluslararası nitelikte suçlar
ulusal mevzuatımızın uygulamaya hazır bir parçası haline gelmiştir.
Ayrıca uluslararası nitelikte suçlarla ve çalışmamızın konusu açısından
özellikle de soykırım suçu ile mücadelede ulusal sistemimize yeni giren
“Evrensel Yetki“ ilkesi ile de, soykırım suçunun hangi ülkede işlenmiş
olurlarsa olsun, failin Türkiye Cumhuriyeti Devleti veya yabancı bir devlet
vatandaşı olup olmadığına bakılmaksızın Türk kanunlarına göre muhakeme
edileceği hüküm altına almıştır[50].
Kanaatimizce, icrasıyla bütün insanlık âlemini derinden yaralayan soykırım
gibi uluslararası suçlarla bir ülkenin mücadele edebilmek tutkusuyla bu
suçları yerel mevzuatının bir parçasın haline getirmesi çok önemli bir
adımdır. Uluslararası Ceza Hukuku’nun konusuna giren suçlarla savaşabilen
bir ülkeyi küresel anlamda prestiji yüksek ve suçluların cezasız kalmayıcı
önleyecek etkin bir mekanizmanın kullanılmasının kaçınılmaz olduğu kanaatini
taşımaktayız.
(Ankara Barosu Dergisi 2005/3 sayısında
yayınlanmıştır)
Lemkin Raphael, sf. 79– 95.
Than de Claire and Shorts Edwin, International Criminal Law and
Human Rights, Sweet and Maxwell Publishing Limited, London,
66(2003).
Md.6, Soykırım
Sözleşmesi.