inisiyatif.net bilgiweb uygulama avukatın tarihi kültür

hukuk müzesi

forum

 

 

 

Yeni Terörle Mücadele Kanunu Tasarısı Hakkında

Kırşehir Barosu Basın Açıklaması

 

Bilindiği gibi bir süre önce, Adalet Bakanlığı ve ilgili diğer birimler tarafından yeni bir “Terörle Mücadele Kanunu Tasarısı” üzerinde, İngiltere Terörle Mücadele Yasası temel alınarak çalışmalar yapılmış ve ortaya bir taslak metin çıkarılmıştır.  Metnin basına yansıması üzerine toplumun her kesiminden gelen haklı tepkiler ile bu taslak metin (tasarı) gündemden kaldırılmıştır.  Ve fakat basından takip edildiği kadarıyla yılbaşında yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında konu yine gündeme gelmiş ve bazı birimlerin bu konuda baskı derecesinde ısrarcı tutumlar içerine girdikleri ve bunun neticesinde de tasarının bu ay içerisinde meclise gelerek kanunlaşacağı üzüntü ile öğrenilmiştir.

Hazırlanan yeni TMK tasarısında, müphem, yoruma açık hükümlerin yer aldığı görülmekle birlikte, insan hakları ve kazanılmış haklar bakımından da kabul edilemeyecek birçok husus bulunmaktadır. Tasarı, kolluk güçlerine ve adli mekanizmaya daha önce eşi görülmemiş yetkiler vermektedir. Türk Ceza Kanunu’nun ancak suçluluğu sabit olan faile verilmesini öngördüğü bazı cezalar yeni TMK tasarısında ‘önleyici tedbir’ olarak sunulmaktadır.  Mülki amirler ve kolluk güçleri somut kanıt olmadan, sadece istihbarata dayanarak “şüphelenilen” kişinin yaşamıyla oynayabilecektir. (İngiltere örneğinde olduğu gibi) Tasarıya göre suç işlemesinden “şüphelenilen” kişilerin, ehliyetlerine varıncaya kadar tüm malvarlıklarına; Vali, Kaymakam, Emniyet Müdürü emriyle el konulabilecektir. Bu kişilerin belli yerlere seyahat etmesi, belli meslekleri icra etmesi, belirli sürelerle belirli yerlerde bulunması veya belirli yerlere giriş çıkışları yasaklanabilecektir. “Cebir ve Şiddete” bulaşmayan ve terörle ilgisi olmayan bir kişinin, beyanı veya fiili, terör suçu kapsamında sayılabilecektir. Hatta Anayasamızın 15. maddesinde düzenlenen ve sert çekirdek haklar diye tabir edilen haklar içerisinde yer alan, olağanüstü durumlarda dahi dokunulamayacak olan, maddi ve manevi varlığın bütünlüğü ilkesine aykırı olarak, kişinin DNA örneğinin alınması yetkisi dahi idareye verilmektedir.

Tasarı ile şüpheli hakları ile ilgili olarak hazırlık soruşturmasındaki uygun kazanımlar ortadan kaldırılabilecektir. Örneğin; şüphelinin 24 saat boyunca müdafi avukattan yararlanma hakkından mahrum bırakılabilmesi, yakalanma sonrasında yakınlara bildirme hakkının ortadan kaldırılması, sadece bir avukat ile savunma hakkının getirilmesi, avukatın dosya inceleme hakkının engellenmesi, avukat ile şüphelinin görüşmesi esnasında kolluk görevlilerinin de hazır olabilmesi ve avukata şüpheli tarafından verilen belgelerin incelenebilmesi ve benzeri gibi şüpheli hakları ve savunma hakkını  kısmen veya tamamen kaldırabilecek hükümler öngörülmektedir.

Ceza Muhakemeleri Kanunu’na göre suçun işlenmiş olması hâlinde delil toplamaya yönelik olarak müracaat edilmesine izin verilen bazı uygulamalar yeni TMK tasarısında suç henüz işlenmeden önce başvurulan önleyici tedbirlere dönüştürülmüştür. Özü itibariyle bu düzenlemeler Anayasanın 38. maddesiyle garanti altına alınan “suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar hiç kimsenin suçlu sayılamayacağı” ilkesi ile çelişmektedir. Ayrıca bu önleme tedbirleri genel itibariyle temel hak ve hürriyetleri sınırlayan bir yapı da içermektedir. Açıkça görülmektedir ki TMK tasarısı daha önce TCK ve CMK’da cezai müeyyide olarak geçen bazı yaptırımları, önleyici tedbire dönüştürmüş ve fakat bu yetkiyi yargıya vermeyip idareye vermeyi uygun görmüştür. Her durumda bu uygulama, idarenin ve kolluk kuvvetlerinin yargının alanına girmeye başlaması anlamına gelmektedir.

Tasarıya, istenilen yöne çekilebilecek pek çok  “esnek” hüküm konularak “ağır ve yakın tehlike” kavramı monte edilmiştir. Ayrıca tasarıda , “hoş göstermeye yönelik yayın”, “kanaat oluşturmaya yönelik faaliyet” gibi soyut ve keyfi uygulamalara yol açabilecek, elastiki özelliği olan maddelerin olması insan hakları bakımından kaygı uyandırıcıdır. Sayılanların dışında da TMK tasarısında yer alan birçok hüküm, insan hakları, eşitlik ilkesi ve masumiyet karinesine aykırı muameleyi meşrulaştırmaktadır. Bu tasarıya göre yapılan terör tanımlamasında, suçun içeriğinde  “cebir ve şiddet” unsuruna yer verilmediği gibi ulusal bazda terör suçunun oluşumu için aranacak olan suçun “baskı, tehdit, sindirme yıldırma ve korkutma” yöntemlerinden biri ile işlenmiş olması ve yine suçun “bir örgüte mensup olarak işlenmiş olması” şartına yer verilmemiştir.

Bu tasarı, TCK ve CMK ile getirilen olumlu düzenlemeleri ortadan kaldıracağı gibi ülkemizi yeniden ve tamamını kapsayacak şekilde OHAL dönemine taşıyabilecektir.  Taslakta yer alan genişletilmiş terör tanımı ve anlaşılması güç ifadeler, hak ve özgürlükler konusunda endişe vericidir.  Hak ve özgürlüklerden fedakârlık yapılarak güvenliğin sağlanamayacağı ülkemizde bu güne kadar yaşanılan acı gerçekler dolayısıyla öğrenilişmiş olan bir olgudur.  Yeni ceza yasalarında terörü de kapsayacak şekilde örgütlü suçlarla ilgili gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Hal böyle iken uluslararası alanda özgürlükler aleyhinde esen rüzgârdan da etkilenerek daha ağır bir düzenleme getirilmeye çalışılması son derece yanlıştır.

Tasarıda bulunan muğlâklıklar idarenin ve güvenlik güçlerinin yetkilerini olabilecek makul sınırların ötesine taşımaktadır. Bu yetkilerin kullanılmasında ortaya çıkacak kusurlar, toplumun büyük bir kesimini devletten ve güvenlik güçlerinden soğutma ve bir tür “idari ve adli teröre”  sebebiyet verme riskini taşımaktadır.  Özellikle ‘önleyici tedbir’ ile ilgili maddeler bir taraftan devletin tanımını değiştirmekte, diğer taraftan da vatandaşın devletine ve güvenlik güçlerine olan güvenini kaybetmesine, istemeyerek de olsa sebep olma ihtimalini taşımaktadır. Bu da terör örgütlerinin arayıp bulamadığı fırsatların doğması demektir. Bu tasarının kanunlaşması halinde devletin terörle mücadelesi sırasında, olaylarla ilgisi olmayan saf ve temiz vatandaşların da zarar görmesi kuvvetle muhtemeldir. Diğer bir deyimle kurunun yanında yaşında yanması ihtimali mevcuttur.

Bu tasarı polis devleti – kanun devleti mantığına dayanmaktadır. Dünyada artık “hukuk devleti” teriminin bile ihtiyacı karşılamadığı, yerine “hukukun devleti” terimin kullanılmaya çalışıldığı düşünüldüğünde yapılanın yanlışlığı bir kez daha ortaya çıkmaktadır. İnsan hakkı ihlalleri ile ilgili mevzuata bulunan her türlü metnin kaldırılması gerekirken geriye dönüşü çağrıştıracak şekilde bu ihlalleri daha arttırıcı ve bu alandaki kazanımları yok edici çalışmaların toplumun gündemine getirilmesi düşündürücüdür.  Bu tasarıdaki terör tanımının "örgütlü suçları" kapsadığı belirtildiği halde , "1 kişinin işlediği suçun bile terör kapsamına alınabileceği" dikkatten kaçmamaktadır. Ayrıca terör örgütüne mensup olmayanların dahi terör örgütleri lehine suç işleyebileceği ve bunlarında terör örgütü mensupları gibi cezalandırılacakları hükmü getirilmiştir. Bu hüküm ile hukukumuza “bireysel terör” kavramı dâhil edilmiştir.  Bu kavram ile düşünce suçluları direkt olarak terör suçlusu olarak yargılanabilecektir. TCK'da terör örgütü kurmak için "3 kişi olma" şartı aranırken, hazırlanan tasarıda bu sayının 2'ye indirilmesi ve yine TCK'da aranan “elverişli yapı olması” şartının aranmaması, tasarının keyfi kullanımlara olanca açık olduğunun bir ispatıdır.

Özgürlüklerin güvencesi yine özgürlüklerdir. Demokrasinin güvencesi yine demokrasidir.  Terör sorunu demokratik sınırlar içinde çözülmelidir.  Önceki TMK uygulamalarının ortayı çıkardığı kadarıyla bu tasarı ve bağlantılı uygulamalar mevcut tasarıdaki şekliyle uygulandığı zaman demokrasi sınırları içinde kalınmayacaktır, kalınamayacaktır.  Yasakçılık ya da demokrasi karşıtı politikalar bu güne kadar ülkemizin terör sorununa çare olamamıştır. Bu günden sonra da olması beklenmemelidir. Günümüzün iç ve dış koşullarında sopa politikasını uygulamak isteyenler en kısa zamanda bu düşüncelerinden vazgeçmelidirler.  Çünkü bu düşünce ülkemizi istikrarsızlaştırmaya, iç barışını bozmaya aday bir düşüncedir.

Bilindiği gibi özel hayatın geniş bir gözetimini tamamen ele alan terörle mücadele yasaları, bireysellik yerine toplumsallığı ön plana çıkarmakta, toplumsal yeniden düzenlemeye, bireyin kendi iradesinden ve düşüncesini yaşamasından daha fazla değer vermektedir. Artık bazı davranışları cezalandırmanın yerini genel bir denetim sağlama amacı almıştır.  Eylem tarzı artık gerçekleştirilmiş bir suç edimine karşı tepki değil, “önceden müdahale”dir. Toplum düzeninin korunması amacı, asıl olarak toplumsal bir denetim haline dönüşmektedir. Bu tedbirler, yeni ceza yasasındaki aksine durumlara rağmen, bütün yetkileri idareye ve kolluk güçlerine veren uygulamanın bir parçası olacaktır.  Bu tasarı, ceza kanununda bir kopuşa işaret etmektedir. Bu tasarının konusu bir norma uygunluğun sağlanmasından ziyade davranışlar üzerinde belirli bir denetimi uygulamaktır, böylece sürekli bir biçimde davranışlar yeniden biçimlendirilebilecektir.  Uygulamalar sadece belirli kişi ya da grupları etkilemeyecek, bilakis bütün toplumu içine alacak ve bütün toplum potansiyel suçlu muamelesine tabi tutulabilecektir. Avrupa Konseyine sunulan ve terör konusunda hazırlanan raporlarda da belirtildiği gibi “terörizm, barış zamanı kullanılan yöntemlerle üstesinden gelinmesi gereken bir barış zamanı problemidir. Bunun bizim varlığımıza karşı açılmış yeni bir savaş şekli olduğuna sıkı sıkıya inanmış olsak bile savaş zamanı kullanılan yasalara başvurmanın hiçbir meşruiyeti yoktur. Zira bu durum yasaların kötü kullanılmasına yol açabilir. Bu uygulamaların kısa dönemdeki sonuçları terörizmin kendisi kadar ciddi etkiler doğurabilir. Bunun yerine hukuk tüm gücü ile terörist eylemlerin sorumlularının topluma tekrar tehdit olmamalarını mümkün kılacak bir rol oynamalıdır”.

Yürürlükte olan mevzuatta, başta TCK, CMK ve CGTİHK’de “örgütsel suçlar”, ile ilgili olarak ağır cezalar, ek soruşturma tedbirleri ve ağırlaştırılmış infaz şekilleri zaten yer almaktadır.  Bu sebeple terörle ilgili suçlar için yeniden ve daha da ağırlaştırılarak , Terörle Mücadele Kanunu adı altında yeni insan hakları ihlalleri oluşturacak yeni bir yasal düzenlemeye gerek bulunmamaktadır.

Buna rağmen siyasi irade ve milletin meclisi tarafından yeni bir TMK yapma ihtiyacı duyulursa; hiçbir şekilde konu aceleye getirilmemeli, toplumun her kesiminden görüş alınmalı, kişisel hak ve özgürlükleri hiç bir şekilde kısıtlamayacak ve kazanılmış kişisel haklardan geri dönüşüm yapmayacak bir yasa hazırlanmalıdır.  Bilindiği gibi her ülkenin kendi hukuk sistemi, asırlar süren kültür ve siyasal sistem oluşumunun bir ürünüdür. İngiliz ve Amerikan TMK’larından kopya yapmak ihtiyacımızı hiçbir şekilde karşılamayacaktır. Yabancılara uygulanmak üzere çıkarılan kanunların kendi vatandaşlarımıza uygulanmak üzere örnek alınmasının tek amacı toplumun belirli bir amaç çerçevesinde yönlendirilmesidir.  Devletimiz terörden en çok zarar gören ülkeler arasında yer almaktadır. Aynı zamanda terör mücadelesinde önemli deneyimleri de vardır.   Yapılması gereken Türkiye’nin; terör, terör suçlusu ve terörün finansmanın tanımını kendisinin yapması ve kendi terörle mücadele geleneğini bu sürecin bir parçası hâline getirmesidir. Bunu yaparken tanımlar net olmalı ve terör kanununun kapsamına giren fiillerin açıkça belirtilmiş olmasına dikkat edilmelidir. Ayrıca ne tür siyasi amaçlı eylemlerin terör olayı sayılabileceği açıkça belirtilmelidir. Geçmiş yıllardaki hukuki düzenlemeler ortaya konulmalı, sıkıntılı tarafları ayıklanmalı, ortaya koydukları sonuçlar ile bağlantıları araştırılmadır.  Çıkarılacak kanun diğer ceza kanunları ile uyum içerisinde olmalı ve onların daraltıcı ve hak kaybına sebebiyet veren istisnaları haline gelmemelidir. İdari amirlerin veya kolluk kuvvetlerinin, mevcut veya çıkabilecek olaylar karşısında, bütün inisiyatifi kendi başlarına kullanabilecekleri bir yapı kanunda kesinlikle bulunmamalıdır.

Yukarıda da belirttiğimiz üzere ülkemizin yeni bir TMK’ya hiçbir şekilde ihtiyacı yoktur. Memleketin ve milletin; huzur, nizam ve düzenini bozan kim olarsa olsun bunlarla mücadele etmek devletin asli vazifesidir. Bu devlet olmanın gereğidir Bununla beraber türlü fedakârlıklar ile ülkemizi her türlü iç ve dış tehditten koruyan güvenlik güçlerimizin çalışma koşullarının düzenlenmesi ve her ihtiyaçlarının karşılanması da devletin vazifelerindedir.  Ama bu yapılırken devletin temelini oluşturan ve varlığı ile devlete hayat veren bireylerin hiçbir hakkının en ufak şekilde kısıtlanmaması esas gaye olmalıdır. Sonuç olarak; Türkiye’nin kendine özgü koşulları bahane edilerek, temel hak ve özgürlüklerin güvenceye alındığı evrensel hukuk ilkelerinden sapma ile herhangi bir işlem tesis edilmemelidir. Aksi düzenlemeler Cumhuriyetin en büyük kazanımlarından biri olan hukuk devleti ve demokrasi kavramlarının rafa kaldırılmasına neden olacaktır.  

Kamuoyuna saygı ile sunulur. 16 Ocak 2006

 

Av. Erdal GÜRSOY

Kırşehir Barosu Başkanı