inisiyatif.net bilgiweb uygulama avukatın tarihi kültür

hukuk müzesi

 

 

 

Tanımlanmakta Zorlanılan Meslek

“Avukatlık” Nedir?

 

2000’li yıllarla birlikte dünyanın ekonomik ve sosyal yapısındaki değişiklik Türkiye’yi de yakından etkilediğinden, özellikle Avrupa Birliği üyeliği sürecinin başlaması ile farklı avukat tipleri ve değişik çalışma tarzları oluşuyor.

Diğer yandan hukuk fakültelerindeki önemli artış beraberinde avukat sayısının hızla büyümesine yol açtığından, baroların örgütlenme anlayışı ile çalışma tarzlarında değişiklik yapmaları kaçınılmaz olmakta.

En azından bu gerçekler, bilimsel temelde bir yaklaşımla hazırlanacak yeni bir kanun ve yeni meslek kurallarını, gerekli olmaktan öte zorunlu kılıyor.

Yazının başlığı olan soruyu cevaplamadan önce bu mesleğin Türkiye’deki serüvenine kısaca göz atmak yararlı olacak. Geçmişe doğru yapacağımız bu yolculuk tarihsel bir analizden çok, açıklamalarımızın ve önerimizin daha kolay anlaşılmasını amaçlıyor.

460 sayılı Muhamat[1] Kanunu dönemi

“Tanzimat’tan evvel arzuhalci (müzevir), (ayak kavafı), (kâğıt kavafı) idik. Muhzırların, müflislerin, Karamanlı ve İncesulu vekillerin bu kirli adlarını uzun müddet taşıdık. Tanzimat bizi (dava vekili) yaptı. Fakat bizi (muhamî) ve (avukat) yapan milli idaredir. Cumhuriyet rejimidir. Dava vekilleri cemiyeti nizamnamesi bir ışıktı. Milli idarenin çıkardığı (muhamat kanunu) bir aydır. Eğer bugün Türkiye’de müstakil bir avukatlık müessesesi varsa, eğer Türk avukatları iyi, namuslu, söz, vakar ve hatta refah sahibi yurttaşlar arasında bulunuyorsa, bunu bu idareye borçludurlar. Çünkü Cumhuriyet, avukatların yalnız refahını temin etmemiştir, mesleği kurmuş, Türk avukatının namusunu ve şerefini kurtarmış, onun layik olduğu mevkie çıkarmıştır.”[2]

“Muhami” [3] tanımı ilk kez Muhamat Kanunu ile gelmiştir. 3 Nisan 1924 tarihli Muhamat kanununun birinci maddesi avukatı “Bilumum mesaili hukukiyede eshabı müracaata şifahi veya tahriri itayı rey ve müsted'ayat ve levayih ve her nevi evrakı tanzim ve mahkemeler ve hakemler ve bilcümle daire ve meclisler huzurunda eşhası hakikiye ve hükmiyeye ait hukuku bilvekâle takip ve dâva ve müdafaa etmeği meslek ittihaz edenlere mahami denir” biçiminde tanımlar.

Günümüz Türkçesine dönüştürdüğümüzde; “Başvurulduğunda hukuk işlerinin tamamında yazılı ya da sözlü görüş vermeyi; dilekçe, tasarı ve her cins evrakı düzenlemeyi; mahkemeler, hakemler ve bütün daire ve meclislerde gerçek ve tüzel kişilerin hukukunu vekili olarak takip, dava ve savunmayı meslek edinenlere avukat denir.”

Avukat merhum Ali Haydar Özkent, kanun metinlerinde mesleği tanımlamanın alışılagelmiş olmadığını vurgulamakla birlikte, Muhamat Kanunu metninde tanımlamaya neden gerek duyulduğunu şöyle açıklıyor; “Fakat burada böyle bir tarife şiddetle lüzum vardı. Yarım asırdan fazla bir zaman içinde önce müzevirlikten[4] başlayarak yerin dibine geçirilmiş, bir aralık dava vekili diye eksik de olsa biraz güneş gösterilmiş, sonra inhisarcı diye bezirganlığa[5] yaklaştırılmış, muhzirliğe[6] çıkarılmış, muflisliğe[7] ve lonca[8] esnaflığına[9] indirilmiş, daha sonrada yalnız mensuplarının girebileceği yerin duvarları yıkılıp kapısı açılarak her girene hamayil[10] takılmış ve peştamal[11] kuşatılmış bir mesleği tarif gerekti. Bu tarif, birinci derecede, henüz meslek hakkında berrak bir fikir edinmeye başlayan resmi makamlar için lazımdı. İkinci derecede herkese sığınaklık eden ve hâlbuki pek çoğu yüksek vazifelerinin kıymetini layıkıyla anlamayan avukatlar için lazımdı. Ve sonra, tezvri[12] ve abukat diye meslek mensuplarını dillerinde maskaraya çeviren halk için lazımdı.”

Muhamat Kanunu mesleği (avukatlığı) değil, avukatı tanımlıyordu. Merhum A.H.Özkent’in açıklamalarından çıkan sonuç ta budur. Sonraki Avukatlık Kanunlarında, avukatı tanımlamak yerine mesleğin nitelikleri ve kısmen de unsurları saptanmış ve karışık bir yöntemle de olsa meslek tanımlanmaya çalışılmıştır.

Muhamat Kanunu avukat tanımının yanı sıra avukatların meslek örgütü barodan da bahsetmektedir. Ancak, sonraki 3499 sayılı ve son 1169 sayılı kanunda olduğu gibi, baroların kuruluşu ve yapısı Muhamat Kanununda ayrıntılı değildir.

Muhamat kanununda, baroya kayıt olmayanların mesleklerini yapamayacakları açık olarak düzenlemiştir. Bu düzenleme ile getirilen ilke, sonraki yıllarda çıkarılan kanunlarda da yerini alacak, ancak 12 Eylül döneminde yapılan değişiklik ile resmi daire kadrolu avukatlarının baroya üye olma zorunluluğu kaldırılarak, kırılacak ve bozulacaktır.

Muhamat Kanunu sonrasındaki ilk yıllarda “serbest avukat” ve “kamu avukatı” (ya da doğru deyimi ile “resmi kurum avukatı”) ayrımı mevzuatta bulunmuyordu. 1920 öncesinde ise, “Maliye Nezaretine merbut hukuk müşavirlerile davavekillerine dair Talimat (9 Ekim 1886)” bulunmakla birlikte, o tarihlerde avukatlar ya da avukatlık için Muhamat Kanunu benzeri genel bir düzenleme yoktu.

1928 yılında yürürlüğe giren “Evkaf Müdüriyeti Umumiyesince istihdam edilecek avukatlar hakkında kanun” resmi kurum avukatlık hizmetini ve ücretlerini kısa ve çok genel hatlarıyla düzenlemekte olup halen yürürlüktedir. O tarihlerde resmi kurumların maaş karşılığı çalıştırdıkları avukatlar ya hiç yoktu ya da sayıları azdı. Ancak, yine aynı tarihlerde resmi kurumların işlerinin maaş karşılığı hizmet veren (kadrolu) avukatlar ile gördürülmek istendiğinin amaçlandığını gösteren belgeler bulunmaktadır.

3499 sayılı Avukatlık Kanunu dönemi

27 Haziran 1938’de Türkiye Cumhuriyetinin 3499 sayılı ikinci Avukatlık Kanunu kabul edildi ve önceki 460 sayılı Avukatlık (Muhamat) Kanunu yürürlükten kalktı. Bu ikinci kanunun metninde artık avukat tanımı, Muhamat Kanunundaki gibi yer almıyordu. Ancak avukatlığın niteliği ve sadece avukatın yapabileceği işler aşağıdaki iki maddeyle kanunda belirtilmişti;

“Madde 22 — Avukatlık, âmme hizmeti mahiyetinde bir meslektir.

Gayesi avukatların hukukî bilgi ve tecrübelerini adalet hizmetine tahsis, tarafların hukukî münasebetlerinden veya karşılıklı menfaatlerinden doğan ihtilâfların hakka uygun olarak halline tavassut ve umumiyetle mahkemelerle diğer resmî mercilere kanunun tam olarak tatbiki hususunda yardım etmektir.

Madde 23 — Kanun işlerinde ve hukukî meselelerde rey vermek, mahkeme ve hakem veya kaza salâhiyetini haiz diğer mercileri huzurunda hakikî veya hükmî şahıslara aid hukuku dava, müdafaa eylemek ve bu hususlara aid bütün evrakı tanzim, adlî muameleleri ve resmi dairelerde nizalı ve ihtilaflı işleri takib etmek yalnız bu kanunun hükümleri dairesinde baroya kayıdlı bulunan avukatlara aiddir.”

Bu maddelerde yer alan tanımlamalar ve ifadeler daha sonra çıkartılan 1136 sayılı kanunda da yerini almıştır. Ancak, Avukatın niteliği ve sadece avukatın yapabileceği işleri ayrı maddede düzenleyerek avukatlık ve avukatı ayırmış olan 3499 sayılı kanunun düzenlemesi, 1136 sayılı kanuna göre teknik açıdan daha uygundur.

3499 sayılı kanunun dikkat çeken diğer özelliği “Avukatlık Mesleğine Kabul Şartları”nı ayrıntılı olarak özenle sıralamasıdır. Kimlerin avukat olamayacağı da istisnaları ile birlikte belirtilmiştir. Kimlerin avukatlık yapamayacağına ilişkin düzenleme sonraki yıllarda çok kez değişiklik görmüş ve 1136 sayılı yasa da yerini almıştır. Bu içerikteki maddeler 1136 sayılı kanun döneminde de değişiklik görmüş olup milletvekillerinin avukatlık yapabilmelerini mümkün kılabilmek için bir değişiklik önerisi yine gündemdedir.

Avukat merhum Ali Haydar Özkent’in “Büyük Kanun” dediği 3499 sayılı kanunda dikkat çeken önemli yenilik baro hakkında ayrıntılı düzenleme, 1136 sayılı sonraki yasada yer alan baro ve barolar birliği ile ilgili düzenlemelerin de çekirdeği olmuştur.

8 Ocak 1943 yılında kabul edilen 4353 sayılı “Maliye Vekâleti Baş Hukuk Müşavirliğinin Ve Muhakemat Umum Müdürlüğünün Vazifelerine, Devlet Davalarının Takibi Usullerine Ve Merkez Ve Vilayetler Kadrolarında Bazı Değişiklikler Yapılmasına Dair Kanun”, 1940’lı yıllarda artık memur statüsünde resmi kurum avukatlarının sayısının arttığını ve Maliye vekâleti bünyesinde resmi kurum avukatlarını yapılandırmanın zorunlu hale geldiğini göstermektedir. Sonraki yıllarda serbest avukatlar ile resmi kurum avukatlarının yolları, biri diğerinden gittikçe uzaklaştırılarak iyice farklılaşmış ya da farklılaştırılmış ve neredeyse iki avukat tipi biri diğerini kabul etmez hale gelmiş ya da getirilmiştir.

Merhum Özkent’in “Avukatın Kitabı” adlı yapıtından sonra, avukatlık tarihi konusunda yararlanabilecek aynı özellikte bir başka kitap yok. Ya da biz bulamadık. Türkiye Barolar Birliği tarafından 1972 yılında yayınlanan ve her iki cildinin mevcudu şu anda TBB’nin kendisinde bile bulunduğu şüpheli “Türkiye’de Savunma Mesleğinin Gelişimi” adlı iki ciltlik mevzuat ve belge derlemesi bulunuyor. Bu ikisinin dışında kapsamlı bir çalışma bulabilmek mümkün değil. İnternet kullanıcıları http://www.inisiyatif.net/avtarih  adresinden geçmişten bu güne mevzuat metinlerine ve bulunabilen belgelere erişebileceklerinden biraz daha şanslı.

1136 sayılı Avukatlık Kanunu dönemi

1965 yılının sonlarında Konya milletvekili Fatih Özfakih’in 27 arkadaşı ile birlikte verdiği “Avukatlık Kanunu Teklifi" yeni bir kanun için bir süreç başlatmış ve bu yasama süreci 19.03.1969 tarihinde 1136 sayılı Avukatlık Kanununun kabul edilmesiyle noktalanmıştır.

460 sayılı Muhamat Kanunu avukatı tanımlıyordu. 3499 sayılı Avukatlık kanunu ise tanımla hiç uğraşmamış ve doğrudan avukatlığa kabul şartlarını düzenledikten sonra 22nci maddesinde avukatlığın kamu hizmeti niteliğinde olduğunu vurgulayıp 23üncü maddesinde de sadece avukatların yapabilecekleri işleri belirtmişti. Söz konusu bu maddelerin içeriği sonraki 1136 sayılı kanunda biraz farklı ifadelerle yine yer aldı.

1136 sayılı kanun ise, 1inci maddesinde “avukatlığın mahiyeti” başlığı altında “Avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir meslektir. … Avukat, görevini yerine getirmede bağımsızdır.” diyordu. 23.01.1967 tarihinde meclise sunulan 1/113 esasa kayıtlı tasarı gerekçesinde “Adaletin tedviri gibi kamu hizmeti olduğunda münakaşa edilemiyecek bir hizmetin ifası bahis konusu olduğu cihetle, avukatlık meslekinin kamu hizmeti sayılması tabiîdir. Serbest meslek olması da, gelir kaynağı ve icra tarzı itibariyledir.” biçiminde açıklama yer alıyordu.

1136 sayılı yasanın 1. maddesi sonradan değişti ve bu günkü haliyle “Avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir meslektir… Avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder.” biçimini aldı.

Gelir Vergisi Kanununun 65. maddesinde  “Serbest meslek faaliyeti; sermayeden ziyade şahsi mesaiye ilmi veya mesleki bilgiye veya ihtisasa dayanan ve ticari mahiyette olmayan işlerin işverene tabi olmaksızın şahsi sorumluluk altında kendi nam ve hesabına yapılmasıdır.” şeklinde tanımlanır. Avukatlık kanununda bahsedilen serbest meslek de, gelir vergisinde tanımlanandır. Bu şartlar altında, resmi daire avukatlarının ve/veya bir başkasının yanında istihdam edilen avukatların niteliği, 1136 sayılı yasada belirlenen ile aynı değildir.

Diğer yandan 1136 sayılı kanunun, avukatlığın mahiyeti ile ilgili düzenlemesinden hareketle istihdam edilen avukatların avukat olmadıklarını iddia etmek yanlıştır. Ancak, 1136 sayılı kanunla düzenlenen mesleğin, istihdam edilen avukatların mesleği olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Eğer avukatlığın sadece serbest bir meslek olduğunu kabul ederseniz, istihdam edilmiş avukatların, avukatlık yaptığını söyleyemezsiniz. Ama istihdam edilenler de avukattır ve ruhsatlarının sağladığı olanakla avukat olarak çalışmaktadırlar. Sadece yaptıkları iş 1136 sayılı kanunda belirtilen “Avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir meslektir” tanımlaması kapsamında değildir. Ancak onlar da avukat olduklarından yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil ederler ve etmelidirler.

Görülmektedir ki, “avukatlık” artık avukatın mesleği olmaktan çıkarılmış ve sadece “serbest meslek” kavramını anlatan sözcük haline getirilmiştir. Bir başka deyişle, artık “avukatlık, avukatın mesleğinin adıdır” diyebilmek olanaksızdır. Çünkü avukat olmalarına rağmen, resmi kurum avukatları ve bir işverene bağlı olarak çalışan avukatların, kanunun “Avukatlık,………. serbest bir meslektir” sabitlemesi nedeniyle avukatlık yaptıklarını kabul edebilmek mümkün değildir.

Böylece, kamu avukatı ya da bir işverene bağlı olarak çalışan avukat ile serbest avukat arasındaki ayrım, Avukatlık yasası metinlerinde ilk kez 1136 sayılı yasa ile 1969 tarihinde belirgin hale getirilmiş oldu.

Diğer yandan kanun, sadece serbest meslek olan avukatlık için değil, avukat için de düzenleme getirmektedir. Avukat için getirilen düzenlemelerden birçoğu (özellikle meslek kurallarıyla ilgili olanlar)  istihdam edilen avukatları da bağlayıcıdır. Çünkü istihdam edilen avukatlar, ruhsat sahibi olmakla unvanlarını hak etmiştir.

1136 sayılı kanunun “Avukatlığın amacı” başlığı altında 2nci maddesinde “Avukatlığın amacı, hukuki münasebetlerin düzenlenmesine, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesine ve genellikle hukuk kurallarının tam olarak uygulanması hususunda yargı organları ve hakemlerle resmi ve özel kurul ve kurumlara yardım etmektir… Avukat bu amaçla hukuki bilgi ve tecrübelerini adalet hizmetine ve kişilerin yararlanmasına tahsis eder… Adli merciiler ve diğer resmi daireler, avukatlara görevlerinin yerine getirilmesinde yardımcı olmakla yükümlüdürler.” diyordu.

Koyu renkle ve altı çizili yazdığımız son cümlenin "bu kanunda ne işi var" diye düşünmemek elde değil. Çünkü son cümle, memurlara yükümlülük getiriyordu ve bize göre, uygun olanı bu cümlenin memurla ilgili bir kanunda yer almak üzere düzenlenmesiydi. Bu teknik hata sonraki değişikliklerde de devam etmiş ve avukat ya da müvekkili dışında kalan makamlara kendileriyle ilgili mevzuatta yükümlülük getirmek yerine, Avukatlık Kanunu içinde yükümlülük getirilmiştir.

Diğer yandan 2nci maddenin başlığı da “Avukatın amacı” olmalı ve ilk cümle de bu başlığa göre düzenlenmeliydi. Çünkü madde de belirtilen, esas itibarıyla avukatın amacıdır ve sadece serbest çalışan avukatların amacı olarak anlaşılmasına neden olabileceği için “Avukatlığın Amacı” olarak belirtilmesi yanlıştır.

2nci madde sonradan değişti ve bu günkü haliyle “Avukatlığın amacı; hukuki münasebetlerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını, her derecede yargı organları, hakemler, resmi ve özel kişi, kurul ve kurumlar nezdinde sağlamaktır… Avukat bu amaçla hukuki bilgi ve tecrübelerini adalet hizmetine ve kişilerin yararlanmasına tahsis eder. Yargı organları, emniyet makamları, diğer kamu kurum ve kuruluşları ile kamu iktisadi teşebbüsleri, özel ve kamuya ait bankalar, noterler, sigorta şirketleri ve vakıflar avukatlara görevlerinin yerine getirilmesinde yardımcı olmak zorundadır. Kanunlarındaki özel hükümler saklı kalmak kaydıyla, bu kurumlar avukatın gerek duyduğu bilgi ve belgeleri incelemesine sunmakla yükümlüdür. Bu belgelerden örnek alınması vekâletname ibrazına bağlıdır. Derdest davalarda müzekkereler duruşma günü beklenmeksizin mahkemeden alınabilir.” oldu. Maddenin ilk şekline itiraz ve eleştirilerimiz son şekli için de geçerlidir. Bu kanunun kapsamında olmaması gereken yükümlülükleri daha da genişleten maddenin son şeklinin, ilk şekline göre teknik açıdan daha da kötü olduğunu eklemek gerekir.

Özetle, 1943 yılında kabul edilen “Maliye Vekâleti Baş Hukuk Müşavirliğinin Ve Muhakemat Umum Müdürlüğünün Vazifelerine, Devlet Davalarının Takibi Usullerine Ve Merkez Ve Vilayetler Kadrolarında Bazı Değişiklikler Yapılmasına Dair Kanun” ile  mevzuat temelinde başlayan kamu avukatı ve serbest avukat ayrımı, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu tarafından “avukatlık kamu hizmeti ve serbest bir meslektir” denilmekle kabul edilmiş ve hatta istihdam edilen tüm avukatlar “avukatlık” tanımı dışında bırakılmıştır.

Bizim gibi açıklamıyor olsa da bu durumu esasen Türkiye Barolar Birliği de kabul etmektedir. (Bkz. Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nde “Bir Avukat Yanında Aylıklı Olarak Çalışan Avukatın Aylık Ücreti”ni Belirleyen Düzenleme Neden Yapıldı?) (Bağlantıdan ulaşamazsanız buraya tıklayınız)

Bize göre, hali hazırdaki durum itibarıyla, sadece 1136 sayılı yasanın hükmettiği serbest avukatlar avukatlık yapmaktadır. Yani hiç tartışmasız 1136 sayılı kanunun tümüyle kapsamında yer alıyorlar.

Resmi dairelerde memur statüsünde çalışan avukatlar için, özlük hakları ve çalışma biçimleri ile görevlerini belirleyen farklı düzenlemeler mevcut. Keza, özel bir işveren tarafından istihdam edilen (işveren bir başka avukat ta olabilir) avukatlar için de özel iç düzenlemeler olasılıkla var. En azından iş sözleşmelerindeki düzenleme, istihdam edilen avukatlar için  serbest avukatlara göre farklılık getirmektedir. Kısaca 1136 sayılı Avukatlık Kanunu tüm avukatlar için eksiksiz ya da en azından az eksikli bir düzenleme getirememektedir.

Diğer yandan resmi kurum avukatlarının tamamını kapsayan tek bir düzenleme de yoktur. “Maliye Vekâleti Baş Hukuk Müşavirliğinin Ve Muhakemat Umum Müdürlüğünün Vazifelerine, Devlet Davalarının Takibi Usullerine Ve Merkez Ve Vilayetler Kadrolarında Bazı Değişiklikler Yapılmasına Dair Kanun” sadece Maliye Bakanlığı avukat ve hukuk müşavirlerini kapsar. Halen yürürlükte olan “Efkafı müdüriyeti umumiyesinde istihdam edilecek avukatlar hakkında kanun” sadece ücretler hakkında düzenleme getirmekte olup diğer konular her resmi kurumun kendi hukuk müşavirliği için çıkarttığı yönetmeliklerle düzenlenmiştir ya da düzenlenilmeye çalışılmaktadır.

Bu günlerde 657 sayılı yasanın yerini alacak olan “Kamu Personeli Kanunu” metninin tasarı taslağı ise resmi kurum avukatları için bu gün olandan daha lehlerine bir düzenleme getirmemektedir.

Görülüyor ki, Avukatlık Kanunu tartışmasız biçimde avukatlığı “serbest meslek” olarak tanımladığından, serbest çalışanların dışında kalan istihdam edilen avukatlar yasanın tanımlaması ve bu nedenle meslek olarak kapsamı dışındadır. Bunun sonucu olarak, barolar serbest avukatlar dışındakileri yönetebilmek için uygun mevzuata sahip olmamasına rağmen, ruhsat verme hakkına sahip olmakla istihdam edilen avukatları da avukat olarak tanımaktadırlar. Aynısı Türkiye Barolar Birliği için de geçerlidir.

Bu garip bir çelişkidir. Uygulaması da, sonuçları da garip olmaktadır. Örneğin resmi kurum avukatları baroya kayıt olmak zorunda değilken özel bir banka tarafından aylık ücretle çalıştırılan avukat baroya kayıt olmak zorundadır. Oysa her ikisi de sonuç itibariyle istihdam edilendir. Ve ne yazık ki, kanunun “serbest meslek” belirlemesi nedeniyle istihdam edilen avukatların mesleklerinin avukatlık olduğunu söyleyebilmek pek mümkün değil. Diğer yandan, avukat ile ilgili hükümler getirilirken (özellikle meslek kuruluşu konusunda) kanunda sanki “avukatın mesleği avukatlıktır” denilmek istenmiş ya da öyle düşünülmüştür.

Bu çelişki ve kavram kargaşası garip yaklaşımların ve uygulamaların da nedeni oldu ve olacak. Geçtiğimiz Aralık ayında yayınlanan tarifede işveren avukatın istihdam ettiği avukata ödeyeceği ücretin asgari haddinin belirlenmesi gibi garipliklerin son bulması elbette pek olası değil.

“Avukatlık serbest bir meslek olduğu için sadece serbest çalışanlar tarafından yapılan meslek olup istihdam edilen avukatların yaptıkları avukatlık değildir, sadece avukat tarafından yapılabilecek işleri de yapamamaları gerekir?” ya da “İstihdam edilenlerin mesleklerine başka ad vermeli, çünkü onlar serbest meslek erbabı değil” mi demeli? Bizce ikisi de değil.

İstihdam edilenlerin “Avukatlık Ruhsatı” almakla hak ettiklerini, ellerinden almakla ya da başka bir sözcükle mesleklerini tanımlamakla çözüme ulaşılamayacağı gibi, tarifeye konulan bir ek madde ile istihdam edilen avukatı koruyormuş izlenimini yaratma çabaları dertlere deva olmayacaktır.

Çözüm; köhnemiş ve çelişkilerle dolu kanunun yenisiyle değiştirilmesidir. Barolar ya da TBB’ye düşen ise, bu köhnemiş ve çelişkilerle dolu kanunu değiştirmek üzere tümüyle yeni bir kanun metnini, çoğunluğun isteklerinin ve görüşlerinin dikkate alınmasını sağlayacak yöntemlerle  hazırlamak ve içeriğine uygun bir ad bulduktan sonra Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündemine alınması için çaba harcamaktır.

inisiyatif.net

Ankara, 22.01.2006


[1]Muhamat, koruma demektir. Kanunda sanıyoruz baskı hatasıyla “Mahamat” olarak yazılmıştır. 06.01.1926 gün ve 708 sayılı kanunun 1inci maddesiyle “Muhamat Kanununda mevcut «muhamat» kelimeleri «avukatlık» suretinde ve «muhami» kelimeleri «avukat» suretinde tadil olunmuştur”.  Kısaca, avukat ve avukatlık yaratılmış kelimeler olup muhami ve muhamatın karşılığı olması 708 sayılı kanunladır.

[2]Ali Haydar Özkent “Avukatın Kitabı”, İstanbul Barosu Yayını. İlk baskı 1940, ikinci tıpkıbasım 2002 yılı.

[3]Muhami, koruyan demektir. Kanunda sanıyoruz baskı hatasıyla “mahami” olarak yazılmıştır.

[4]Müzevir, yalancı, sahteci, yalanı telleyip pullayan, arabozucu demektir.

[5]Bezirgân, tüccar demektir.

[6]Muhzır, “ilgilileri mahkemeye çağırmak  ve götürmekle görevli kişiye denir.

[7]Müflis, bir işte bütün parasını batırmış kişiye denir.

[8]Lonca, belli bir iş kolunda usta, kalfa ve çırakları içine alan dernek, korporasyona verilen addır.

[9]Esnaf,  el zanaatları ya da küçük ticaretle geçinen kimselerin genel adıdır.

[10]Hamail, omzundan çapraz asılmış bağ demektir.

[11]Peştamal, (1) Hamamda örtünmek için kullanılan ince dokuma; (2) İş yaparken bele bağlanan uzun, geniş dokuma; (3) Başa ve omuzlara örtülen dokuma demektir.

[12]Tezvir, (1) Yalan, dolan; (2) Ara bozmak amacıyla yapılan kovuculuk demektir.