Tanımlanmakta Zorlanılan Meslek
“Avukatlık”
Nedir?
2000’li
yıllarla birlikte dünyanın ekonomik ve sosyal yapısındaki değişiklik Türkiye’yi
de yakından etkilediğinden, özellikle Avrupa Birliği üyeliği sürecinin başlaması
ile farklı avukat tipleri ve değişik çalışma tarzları oluşuyor.
Diğer
yandan hukuk fakültelerindeki önemli artış beraberinde avukat sayısının hızla
büyümesine yol açtığından, baroların örgütlenme anlayışı ile çalışma tarzlarında
değişiklik yapmaları kaçınılmaz olmakta.
En
azından bu gerçekler, bilimsel temelde bir yaklaşımla hazırlanacak yeni bir
kanun ve yeni meslek kurallarını, gerekli olmaktan öte zorunlu kılıyor.
Yazının
başlığı olan soruyu cevaplamadan önce bu mesleğin Türkiye’deki serüvenine kısaca
göz atmak yararlı olacak. Geçmişe doğru yapacağımız bu yolculuk tarihsel bir
analizden çok, açıklamalarımızın ve önerimizin daha kolay anlaşılmasını
amaçlıyor.
460 sayılı Muhamat
Kanunu dönemi
“Tanzimat’tan evvel arzuhalci (müzevir),
(ayak kavafı), (kâğıt kavafı) idik. Muhzırların, müflislerin, Karamanlı ve
İncesulu vekillerin bu kirli adlarını uzun müddet taşıdık. Tanzimat bizi (dava
vekili) yaptı. Fakat bizi (muhamî) ve (avukat) yapan milli idaredir. Cumhuriyet
rejimidir. Dava vekilleri cemiyeti nizamnamesi bir ışıktı. Milli idarenin
çıkardığı (muhamat kanunu) bir aydır. Eğer bugün Türkiye’de müstakil bir
avukatlık müessesesi varsa, eğer Türk avukatları iyi, namuslu, söz, vakar ve
hatta refah sahibi yurttaşlar arasında bulunuyorsa, bunu bu idareye
borçludurlar. Çünkü Cumhuriyet, avukatların yalnız refahını temin etmemiştir,
mesleği kurmuş, Türk avukatının namusunu ve şerefini kurtarmış, onun layik
olduğu mevkie çıkarmıştır.”
“Muhami”
tanımı ilk kez Muhamat Kanunu ile gelmiştir. 3 Nisan 1924 tarihli
Muhamat
kanununun birinci maddesi avukatı
“Bilumum mesaili hukukiyede eshabı müracaata şifahi
veya tahriri itayı rey ve müsted'ayat ve levayih ve her nevi evrakı tanzim ve
mahkemeler ve hakemler ve bilcümle daire ve meclisler huzurunda eşhası hakikiye
ve hükmiyeye ait hukuku bilvekâle takip ve dâva ve müdafaa etmeği meslek ittihaz
edenlere mahami denir” biçiminde tanımlar.
Günümüz Türkçesine dönüştürdüğümüzde; “Başvurulduğunda
hukuk işlerinin tamamında yazılı ya da sözlü görüş vermeyi; dilekçe, tasarı ve
her cins evrakı düzenlemeyi; mahkemeler, hakemler ve bütün daire ve meclislerde
gerçek ve tüzel kişilerin hukukunu vekili olarak takip, dava ve savunmayı meslek
edinenlere avukat denir.”
Avukat merhum Ali Haydar Özkent, kanun
metinlerinde mesleği tanımlamanın alışılagelmiş olmadığını vurgulamakla
birlikte, Muhamat Kanunu metninde tanımlamaya neden gerek duyulduğunu şöyle
açıklıyor; “Fakat burada böyle bir tarife şiddetle lüzum vardı. Yarım
asırdan fazla bir zaman içinde önce müzevirlikten
başlayarak yerin dibine geçirilmiş, bir aralık dava vekili diye eksik de olsa
biraz güneş gösterilmiş, sonra inhisarcı diye bezirganlığa
yaklaştırılmış, muhzirliğe
çıkarılmış, muflisliğe
ve lonca
esnaflığına
indirilmiş, daha sonrada yalnız mensuplarının girebileceği yerin duvarları
yıkılıp kapısı açılarak her girene hamayil
takılmış ve peştamal
kuşatılmış bir mesleği tarif gerekti. Bu tarif, birinci derecede, henüz meslek
hakkında berrak bir fikir edinmeye başlayan resmi makamlar için lazımdı. İkinci
derecede herkese sığınaklık eden ve hâlbuki pek çoğu yüksek vazifelerinin
kıymetini layıkıyla anlamayan avukatlar için lazımdı. Ve sonra, tezvri
ve abukat diye meslek mensuplarını dillerinde maskaraya çeviren halk için
lazımdı.”
Muhamat Kanunu mesleği (avukatlığı) değil,
avukatı tanımlıyordu. Merhum A.H.Özkent’in açıklamalarından çıkan sonuç ta budur.
Sonraki Avukatlık Kanunlarında, avukatı tanımlamak yerine mesleğin nitelikleri
ve kısmen de unsurları saptanmış ve karışık bir yöntemle de olsa meslek
tanımlanmaya çalışılmıştır.
Muhamat Kanunu avukat tanımının yanı sıra
avukatların meslek örgütü barodan da bahsetmektedir. Ancak,
sonraki 3499 sayılı ve son 1169 sayılı kanunda olduğu gibi,
baroların kuruluşu ve yapısı Muhamat Kanununda
ayrıntılı değildir.
Muhamat kanununda, baroya kayıt olmayanların
mesleklerini yapamayacakları açık olarak düzenlemiştir. Bu düzenleme ile
getirilen ilke, sonraki yıllarda çıkarılan kanunlarda da yerini alacak, ancak 12
Eylül döneminde yapılan değişiklik ile resmi daire kadrolu avukatlarının baroya
üye olma zorunluluğu kaldırılarak, kırılacak ve bozulacaktır.
Muhamat Kanunu sonrasındaki ilk yıllarda
“serbest avukat” ve “kamu avukatı” (ya da doğru deyimi ile “resmi kurum
avukatı”) ayrımı mevzuatta bulunmuyordu. 1920 öncesinde ise,
“Maliye Nezaretine merbut hukuk müşavirlerile davavekillerine dair Talimat (9
Ekim 1886)” bulunmakla birlikte, o tarihlerde avukatlar ya da avukatlık için Muhamat Kanunu benzeri genel bir düzenleme yoktu.
1928 yılında yürürlüğe giren “Evkaf Müdüriyeti Umumiyesince istihdam edilecek avukatlar hakkında kanun” resmi kurum avukatlık
hizmetini ve ücretlerini kısa ve çok genel hatlarıyla düzenlemekte olup halen
yürürlüktedir. O tarihlerde resmi kurumların maaş karşılığı çalıştırdıkları
avukatlar ya hiç yoktu ya da sayıları azdı. Ancak, yine aynı tarihlerde resmi
kurumların işlerinin maaş karşılığı hizmet veren (kadrolu) avukatlar ile
gördürülmek istendiğinin amaçlandığını gösteren belgeler bulunmaktadır.
3499 sayılı Avukatlık Kanunu dönemi
27 Haziran 1938’de Türkiye Cumhuriyetinin
3499
sayılı ikinci Avukatlık Kanunu kabul edildi ve önceki 460 sayılı Avukatlık (Muhamat)
Kanunu yürürlükten kalktı. Bu ikinci kanunun metninde artık avukat tanımı,
Muhamat Kanunundaki gibi yer
almıyordu. Ancak avukatlığın niteliği ve sadece avukatın yapabileceği işler
aşağıdaki iki maddeyle kanunda belirtilmişti;
“Madde 22 — Avukatlık, âmme
hizmeti mahiyetinde bir meslektir.
Gayesi avukatların hukukî bilgi ve
tecrübelerini adalet hizmetine tahsis, tarafların hukukî münasebetlerinden veya
karşılıklı menfaatlerinden doğan ihtilâfların hakka uygun olarak halline
tavassut ve umumiyetle mahkemelerle diğer resmî mercilere kanunun tam olarak
tatbiki hususunda yardım etmektir.
Madde 23 — Kanun işlerinde ve hukukî meselelerde rey
vermek, mahkeme ve hakem veya kaza salâhiyetini haiz diğer mercileri huzurunda
hakikî veya hükmî şahıslara aid hukuku dava, müdafaa eylemek ve bu hususlara aid
bütün evrakı tanzim, adlî muameleleri ve resmi dairelerde nizalı ve ihtilaflı
işleri takib etmek yalnız bu kanunun hükümleri dairesinde baroya kayıdlı bulunan
avukatlara aiddir.”
Bu maddelerde yer alan tanımlamalar ve ifadeler
daha sonra çıkartılan 1136 sayılı kanunda da yerini almıştır. Ancak, Avukatın
niteliği ve sadece avukatın yapabileceği işleri ayrı maddede düzenleyerek
avukatlık ve avukatı ayırmış olan 3499 sayılı kanunun düzenlemesi, 1136 sayılı
kanuna göre teknik açıdan daha uygundur.
3499 sayılı kanunun dikkat çeken diğer özelliği
“Avukatlık Mesleğine Kabul Şartları”nı ayrıntılı olarak özenle sıralamasıdır.
Kimlerin avukat olamayacağı da istisnaları ile birlikte belirtilmiştir. Kimlerin
avukatlık yapamayacağına ilişkin düzenleme sonraki yıllarda çok kez değişiklik
görmüş ve 1136 sayılı yasa da yerini almıştır. Bu içerikteki maddeler 1136
sayılı kanun döneminde de değişiklik görmüş olup milletvekillerinin avukatlık
yapabilmelerini mümkün kılabilmek için bir değişiklik önerisi yine gündemdedir.
Avukat merhum Ali Haydar Özkent’in “Büyük
Kanun” dediği 3499 sayılı kanunda dikkat çeken önemli yenilik baro hakkında
ayrıntılı düzenleme, 1136 sayılı sonraki yasada yer alan baro ve barolar birliği
ile ilgili düzenlemelerin de çekirdeği olmuştur.
8 Ocak
1943 yılında kabul edilen 4353 sayılı “Maliye
Vekâleti Baş Hukuk Müşavirliğinin Ve Muhakemat Umum Müdürlüğünün Vazifelerine,
Devlet Davalarının Takibi Usullerine Ve Merkez Ve Vilayetler Kadrolarında Bazı
Değişiklikler Yapılmasına Dair Kanun”, 1940’lı yıllarda artık memur
statüsünde resmi kurum avukatlarının sayısının arttığını ve Maliye vekâleti
bünyesinde resmi kurum avukatlarını yapılandırmanın zorunlu hale geldiğini
göstermektedir. Sonraki yıllarda serbest avukatlar ile
resmi kurum avukatlarının yolları, biri diğerinden gittikçe uzaklaştırılarak
iyice farklılaşmış ya da farklılaştırılmış ve neredeyse iki avukat tipi biri
diğerini kabul etmez hale gelmiş ya da getirilmiştir.
Merhum Özkent’in “Avukatın Kitabı” adlı
yapıtından sonra, avukatlık tarihi konusunda yararlanabilecek aynı özellikte bir
başka kitap yok. Ya da biz bulamadık. Türkiye Barolar Birliği tarafından 1972
yılında yayınlanan ve her iki cildinin mevcudu şu anda TBB’nin kendisinde bile
bulunduğu şüpheli “Türkiye’de Savunma Mesleğinin Gelişimi” adlı iki ciltlik
mevzuat ve belge derlemesi bulunuyor. Bu ikisinin dışında kapsamlı bir çalışma
bulabilmek mümkün değil. İnternet kullanıcıları
http://www.inisiyatif.net/avtarih
adresinden geçmişten bu güne mevzuat metinlerine ve bulunabilen belgelere
erişebileceklerinden biraz daha şanslı.
1136 sayılı Avukatlık Kanunu dönemi
1965 yılının sonlarında Konya milletvekili
Fatih Özfakih’in 27 arkadaşı ile birlikte verdiği “Avukatlık
Kanunu Teklifi" yeni bir kanun için bir süreç başlatmış ve bu yasama süreci
19.03.1969 tarihinde
1136
sayılı Avukatlık Kanununun kabul edilmesiyle noktalanmıştır.
460 sayılı Muhamat Kanunu avukatı tanımlıyordu. 3499 sayılı
Avukatlık kanunu ise tanımla hiç uğraşmamış ve doğrudan avukatlığa kabul
şartlarını düzenledikten sonra 22nci maddesinde avukatlığın kamu hizmeti
niteliğinde olduğunu vurgulayıp 23üncü maddesinde de sadece avukatların
yapabilecekleri işleri belirtmişti. Söz konusu bu maddelerin içeriği sonraki
1136 sayılı kanunda biraz farklı ifadelerle yine yer aldı.
1136 sayılı kanun ise, 1inci maddesinde “avukatlığın
mahiyeti” başlığı altında “Avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir
meslektir. … Avukat, görevini yerine getirmede bağımsızdır.” diyordu.
23.01.1967 tarihinde meclise sunulan 1/113 esasa kayıtlı
tasarı gerekçesinde “Adaletin tedviri gibi kamu hizmeti olduğunda münakaşa
edilemiyecek bir hizmetin ifası bahis konusu olduğu cihetle, avukatlık
meslekinin kamu hizmeti sayılması tabiîdir. Serbest meslek olması da,
gelir kaynağı ve icra tarzı itibariyledir.” biçiminde açıklama yer
alıyordu.
1136 sayılı yasanın 1. maddesi sonradan değişti ve bu günkü
haliyle “Avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir meslektir… Avukat,
yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder.”
biçimini aldı.
Gelir Vergisi Kanununun 65. maddesinde “Serbest
meslek faaliyeti; sermayeden ziyade şahsi mesaiye ilmi veya mesleki bilgiye veya
ihtisasa dayanan ve ticari mahiyette olmayan işlerin işverene tabi olmaksızın
şahsi sorumluluk altında kendi nam ve hesabına yapılmasıdır.” şeklinde
tanımlanır. Avukatlık kanununda bahsedilen serbest meslek de, gelir vergisinde
tanımlanandır. Bu şartlar altında, resmi daire avukatlarının ve/veya bir
başkasının yanında istihdam edilen avukatların niteliği, 1136 sayılı yasada
belirlenen ile aynı değildir.
Diğer yandan 1136 sayılı kanunun, avukatlığın mahiyeti ile
ilgili düzenlemesinden hareketle istihdam edilen avukatların avukat
olmadıklarını iddia etmek yanlıştır. Ancak, 1136 sayılı kanunla düzenlenen
mesleğin, istihdam edilen avukatların mesleği olmadığını söylemek yanlış
olmayacaktır. Eğer avukatlığın sadece serbest bir meslek olduğunu kabul
ederseniz, istihdam edilmiş avukatların, avukatlık yaptığını söyleyemezsiniz.
Ama istihdam edilenler de avukattır ve ruhsatlarının sağladığı olanakla avukat
olarak çalışmaktadırlar. Sadece yaptıkları iş 1136 sayılı kanunda belirtilen “Avukatlık,
kamu hizmeti ve serbest bir meslektir” tanımlaması kapsamında değildir.
Ancak onlar da avukat olduklarından yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız
savunmayı serbestçe temsil ederler ve etmelidirler.
Görülmektedir ki, “avukatlık” artık avukatın mesleği
olmaktan çıkarılmış ve sadece “serbest meslek” kavramını anlatan sözcük haline
getirilmiştir. Bir başka deyişle, artık “avukatlık, avukatın mesleğinin adıdır”
diyebilmek olanaksızdır. Çünkü
avukat
olmalarına rağmen,
resmi kurum avukatları ve bir işverene bağlı olarak çalışan
avukatların, kanunun “Avukatlık,………. serbest bir meslektir” sabitlemesi
nedeniyle avukatlık yaptıklarını kabul edebilmek mümkün değildir.
Böylece, kamu avukatı ya da bir işverene bağlı olarak
çalışan avukat ile serbest avukat arasındaki ayrım, Avukatlık yasası
metinlerinde ilk kez 1136 sayılı yasa ile 1969 tarihinde belirgin hale
getirilmiş oldu.
Diğer yandan kanun, sadece serbest meslek olan avukatlık
için değil, avukat için de düzenleme getirmektedir. Avukat için getirilen
düzenlemelerden birçoğu (özellikle meslek kurallarıyla ilgili olanlar) istihdam
edilen avukatları da bağlayıcıdır. Çünkü istihdam edilen avukatlar, ruhsat
sahibi olmakla unvanlarını hak etmiştir.
1136 sayılı kanunun “Avukatlığın amacı” başlığı altında
2nci maddesinde “Avukatlığın amacı, hukuki münasebetlerin düzenlenmesine, her
türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak
çözümlenmesine ve genellikle hukuk kurallarının tam olarak uygulanması hususunda
yargı organları ve hakemlerle resmi ve özel kurul ve kurumlara yardım etmektir…
Avukat bu amaçla hukuki bilgi ve tecrübelerini adalet hizmetine ve kişilerin
yararlanmasına tahsis eder… Adli merciiler ve diğer resmi daireler,
avukatlara görevlerinin yerine getirilmesinde yardımcı olmakla yükümlüdürler.”
diyordu.
Koyu renkle ve altı çizili yazdığımız son cümlenin "bu
kanunda ne işi var" diye düşünmemek elde değil. Çünkü son cümle, memurlara
yükümlülük getiriyordu ve bize göre, uygun olanı bu cümlenin memurla ilgili bir
kanunda yer almak üzere düzenlenmesiydi. Bu teknik hata sonraki değişikliklerde
de devam etmiş ve avukat ya da müvekkili dışında kalan makamlara kendileriyle ilgili mevzuatta yükümlülük getirmek yerine, Avukatlık
Kanunu içinde yükümlülük getirilmiştir.
Diğer yandan 2nci maddenin başlığı da “Avukatın amacı”
olmalı ve ilk cümle de bu başlığa göre düzenlenmeliydi. Çünkü madde de
belirtilen, esas itibarıyla avukatın amacıdır ve sadece serbest çalışan
avukatların amacı olarak anlaşılmasına neden olabileceği için “Avukatlığın
Amacı” olarak belirtilmesi yanlıştır.
2nci madde sonradan değişti ve bu günkü haliyle
“Avukatlığın amacı; hukuki münasebetlerin düzenlenmesini, her türlü hukuki
mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve
hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını, her derecede yargı organları,
hakemler, resmi ve özel kişi, kurul ve kurumlar nezdinde sağlamaktır… Avukat bu
amaçla hukuki bilgi ve tecrübelerini adalet hizmetine ve kişilerin
yararlanmasına tahsis eder. Yargı organları, emniyet makamları, diğer kamu
kurum ve kuruluşları ile kamu iktisadi teşebbüsleri, özel ve kamuya ait
bankalar, noterler, sigorta şirketleri ve vakıflar avukatlara görevlerinin
yerine getirilmesinde yardımcı olmak zorundadır. Kanunlarındaki özel hükümler
saklı kalmak kaydıyla, bu kurumlar avukatın gerek duyduğu bilgi ve belgeleri
incelemesine sunmakla yükümlüdür. Bu belgelerden örnek alınması
vekâletname ibrazına bağlıdır. Derdest davalarda müzekkereler duruşma günü
beklenmeksizin mahkemeden alınabilir.” oldu. Maddenin ilk şekline itiraz
ve eleştirilerimiz son şekli için de geçerlidir. Bu kanunun kapsamında olmaması
gereken yükümlülükleri daha da genişleten maddenin son şeklinin, ilk şekline
göre teknik açıdan daha da kötü olduğunu eklemek gerekir.
Özetle, 1943 yılında kabul edilen
“Maliye Vekâleti Baş Hukuk Müşavirliğinin Ve
Muhakemat Umum Müdürlüğünün Vazifelerine, Devlet Davalarının Takibi Usullerine
Ve Merkez Ve Vilayetler Kadrolarında Bazı Değişiklikler Yapılmasına Dair Kanun”
ile mevzuat temelinde başlayan kamu avukatı ve serbest avukat ayrımı, 1136
sayılı Avukatlık Kanunu tarafından “avukatlık kamu hizmeti ve serbest
bir meslektir” denilmekle kabul edilmiş ve hatta istihdam edilen tüm
avukatlar “avukatlık” tanımı dışında bırakılmıştır.
Bizim
gibi açıklamıyor olsa da bu durumu esasen Türkiye Barolar Birliği de kabul
etmektedir. (Bkz.
Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nde “Bir Avukat Yanında Aylıklı Olarak Çalışan
Avukatın Aylık Ücreti”ni Belirleyen Düzenleme Neden Yapıldı?)
(Bağlantıdan ulaşamazsanız
buraya tıklayınız)
Bize
göre, hali hazırdaki durum itibarıyla, sadece 1136 sayılı yasanın hükmettiği
serbest avukatlar avukatlık yapmaktadır. Yani hiç tartışmasız 1136 sayılı
kanunun tümüyle kapsamında yer alıyorlar.
Resmi
dairelerde memur statüsünde çalışan avukatlar için, özlük hakları ve çalışma
biçimleri ile görevlerini belirleyen farklı düzenlemeler mevcut. Keza, özel bir
işveren tarafından istihdam edilen (işveren bir başka avukat ta olabilir)
avukatlar için de özel iç düzenlemeler olasılıkla var. En azından iş
sözleşmelerindeki düzenleme, istihdam edilen avukatlar için serbest
avukatlara göre farklılık getirmektedir. Kısaca 1136 sayılı Avukatlık Kanunu tüm
avukatlar için eksiksiz ya da en azından az eksikli bir düzenleme
getirememektedir.
Diğer
yandan resmi kurum avukatlarının tamamını kapsayan tek bir düzenleme de yoktur.
“Maliye Vekâleti Baş Hukuk Müşavirliğinin Ve
Muhakemat Umum Müdürlüğünün Vazifelerine, Devlet Davalarının Takibi Usullerine
Ve Merkez Ve Vilayetler Kadrolarında Bazı Değişiklikler Yapılmasına Dair Kanun”
sadece Maliye Bakanlığı avukat ve hukuk müşavirlerini kapsar. Halen yürürlükte
olan “Efkafı
müdüriyeti umumiyesinde istihdam edilecek avukatlar hakkında kanun” sadece
ücretler hakkında düzenleme getirmekte olup diğer konular her resmi kurumun
kendi hukuk müşavirliği için çıkarttığı yönetmeliklerle düzenlenmiştir ya da
düzenlenilmeye çalışılmaktadır.
Bu
günlerde 657 sayılı yasanın yerini alacak olan
“Kamu Personeli Kanunu”
metninin tasarı taslağı ise resmi kurum avukatları için bu gün olandan daha
lehlerine bir düzenleme getirmemektedir.
Görülüyor ki, Avukatlık Kanunu tartışmasız biçimde avukatlığı “serbest meslek”
olarak tanımladığından, serbest çalışanların dışında kalan istihdam edilen
avukatlar yasanın tanımlaması ve bu nedenle meslek olarak kapsamı dışındadır.
Bunun sonucu olarak, barolar serbest avukatlar dışındakileri yönetebilmek için
uygun mevzuata sahip olmamasına rağmen, ruhsat verme hakkına sahip olmakla
istihdam edilen avukatları da avukat olarak tanımaktadırlar. Aynısı Türkiye
Barolar Birliği için de geçerlidir.
Bu
garip bir çelişkidir. Uygulaması da, sonuçları da garip olmaktadır. Örneğin
resmi kurum avukatları baroya kayıt olmak zorunda değilken özel bir banka
tarafından aylık ücretle çalıştırılan avukat baroya kayıt olmak zorundadır. Oysa
her ikisi de sonuç itibariyle istihdam edilendir. Ve ne yazık ki, kanunun
“serbest meslek” belirlemesi nedeniyle istihdam edilen avukatların mesleklerinin
avukatlık olduğunu söyleyebilmek pek mümkün değil. Diğer
yandan, avukat ile ilgili hükümler getirilirken (özellikle meslek kuruluşu
konusunda) kanunda sanki “avukatın mesleği avukatlıktır” denilmek istenmiş ya da
öyle düşünülmüştür.
Bu çelişki ve kavram kargaşası garip yaklaşımların ve uygulamaların da nedeni
oldu ve olacak. Geçtiğimiz Aralık ayında yayınlanan tarifede işveren avukatın
istihdam ettiği avukata ödeyeceği ücretin asgari haddinin belirlenmesi gibi
garipliklerin son bulması elbette pek olası değil.
“Avukatlık serbest bir meslek olduğu için sadece serbest çalışanlar tarafından
yapılan meslek olup istihdam edilen avukatların yaptıkları avukatlık değildir,
sadece avukat tarafından yapılabilecek işleri de yapamamaları gerekir?” ya da
“İstihdam edilenlerin mesleklerine başka ad vermeli, çünkü onlar serbest meslek
erbabı değil” mi demeli? Bizce ikisi de değil.
İstihdam edilenlerin “Avukatlık Ruhsatı” almakla hak ettiklerini,
ellerinden almakla ya da başka bir sözcükle mesleklerini tanımlamakla çözüme
ulaşılamayacağı gibi, tarifeye konulan bir ek madde ile istihdam edilen avukatı
koruyormuş izlenimini yaratma çabaları dertlere deva olmayacaktır.
Çözüm;
köhnemiş ve çelişkilerle dolu kanunun yenisiyle değiştirilmesidir. Barolar ya da
TBB’ye düşen ise, bu köhnemiş ve çelişkilerle dolu kanunu değiştirmek üzere
tümüyle yeni bir kanun metnini, çoğunluğun isteklerinin ve görüşlerinin dikkate
alınmasını sağlayacak yöntemlerle hazırlamak ve içeriğine uygun bir ad bulduktan sonra
Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündemine alınması için çaba harcamaktır.
inisiyatif.net
Ankara,
22.01.2006