Gerek adliye koridorlarında gerekse Adalet Bakanlığı’nda
son günlerde konuşulan konulardan bir tanesi de ceza
hukukunda bir yıldır uygulanmaya çalışılan uzlaşma
kurumuna ilişkin yasa maddelerinin değiştirileceğidir.
Değişiklikle, avukatlara tanınan yetkinin ortadan
kaldırılarak, yasal deyimi ile “uzlaşmacı avukat” olarak
anılan görevin, avukat dışındaki kişilerce de
yapılmasına imkân tanınacakmış.
Dilerim, tüm duyduklarım yanlış olsun.
Ancak bu duyduklarım doğru ise, bir avukat olarak bu
düşüncede olanlara karşı ileri sürecek pek bir şeyimin
olmadığını da biliyorum. Gene de ben, bana göre yapmamız
gerekirken yapamadıklarımızı, dile getirmekte ve yol
yakınken eksikliklerimizi gidererek, değişiklik
arzusunda olanları utandırmakta yarar görmekteyim.
Bilindiği gibi uzlaşma ya da sulh olmak konusundaki
yasal düzenlemelerin başlangıcı Osmanlı dönemine kadar
uzanmaktadır. Diğer bir anlatımla, bu konu, ülkemin
yabancısı olduğu bir konu değildir.
Cumhuriyet dönemi ile birlikte uzlaşma ya da sulh olmak
yönündeki düzenlemeleri, başta HMUK olmak üzere değişik
kanunlarımızda görmekteyiz. Ancak, sadece kanunlarda
görmekteyiz. Hatta bunu görmezden geldiğimiz için, yasa
koyucu, sulh konusundaki yasa maddelerini kaldırırken
bile sessiz kalmışız.
Yakın tarihimizde, Avukatlık Yasası’nda yapılan
değişiklikle, özünde HMUK da var olan, sulh yöntemini,
yasa maddesi haline getirdik. Ancak, tüm görevimizin,
yasa maddesi çıkarılana kadar sürdüğü düşüncesi ile
bunun uygulamaya dönmesi için, yapılması gerekenleri, ne
avukatlar bireysel olarak ne de meslek kuruluşlarımız
olan barolar olarak hiç bir çalışma yapmadık. Hatta dava
dilekçesinde ya da cevap dilekçesinde iki satır fazla
yazarak Avukatlık Yasası 35/A doğrultusunda, uzlaşmaya
hazır olduğumuzu bile bildirmek gereğini hissetmedik ve
en azından birinci duruşmaya kadar olabilecek bir
uzlaşmanın önünü açmadık. Sonuçta 35/A unutuldu.
Tam bu sırada yeni CMK ve TCK’nin kabulü ile ceza
hukukunda uzlaşma kurumu gündeme geldi. Üstelik yasa
koyucu, bir güvenin eseri olarak, uzlaşmacının
kimliğinin avukat olmasını zorunlu saydı. Bu bir
toplumsal onur olduğu gibi, aynı zamanda meslektaşların
ekonomik yaşamlarına yapılan bir katkı idi. Ancak biz,
yasanın çıkmış olmasını yeterli gördük ve uzlaşma
kurumunun yasa maddesi zoru ile uygulanabileceğini
düşündük, yaygınlaşması için hiç bir çaba göstermedik bu
nedenle yanıldık.
Uzlaşma kurumunun gelişebilmesi için, kurumun, öncelikle
toplum tarafından tanınması sağlanmalıydı. Kurumun
topluma tanıtılması aşamasında, uzlaşma görevinin
avukatlar tarafından yerine getirileceği vurgulanmalı ve
toplumun bazı kesimlerinde var olan yargı dışı hatta
yasa dışı uzlaşma girişimlerinin yasal uzlaşma ile
çözümlenebileceğine ilişkin mesajlar verilmeli idi.
Böylece, toplumda hem uzlaşma bilincinin yerleşmesi hem
de yasal olmayan uzlaşma sistemlerinin toplumdan
uzaklaştırılması sağlanabilirdi.
Ayrıca, uzlaşma kurumunun sadece hukuksal bilgi ve
beceri ile çözümlenemeyeceği gerçeği dikkate alınarak,
özellikle toplu iş görüşmelerinde, özel sektöre ilişkin
yönetim ve mal alımlarında, yerleşmiş, uzlaşma kuralları
gözden geçirilerek, hukuk alanına uygulanması olanaklı
olanlar, bu işi benimseyen meslektaşlara
tanıtılabilirdi. Hatta bu alanda, hükümetin de desteği
alınarak, eğitimin belgeye dayanması sağlanabilirdi.
Günümüzde rekabetin yasaklanmasının olanaksız olduğu
dikkate alınarak, haksız rekabeti önleyici önlemler
alınmak şartı ile uzlaşmacı avukatların topluma
tanıtılması hatta onların bu işteki başarı oranlarını
gösterir bilgileri içerecek şekilde tanıtılması
sağlanabilirdi. Böylece, uzlaşmak isteyen tarafların
serbestçe bu tanıtım kütüklerinden seçim yapmalarına
olanak verilirdi. Hâlbuki sistem bu yönü ile
oluşturulmadığı için, uzlaşmacı avukat talebi halinde,
ister istemez baronun ataması yolu seçilir hale geldi.
Atama bir problemi beraberinde getirdi. Uzlaşmacı avukat
listelerinde yer alan (ben dâhil) pek çok avukat, özel
bir eğitim görmeksizin, bu işe talip olduk. Üstelik
uzlaşma için ödenmesi gereken ücretin saptanmasında,
meslek kuruluşları, meslektaşların emek ve giderlerini
dikkate almaksızın, sembolik ücretiler saptadı. Meslek
odaları, elden ele gezen, bir yurt dışı uzlaşmayı
canlandıran CD yi dikkatsizce bile izlemiş olsalardı,
uzlaşmanın gerçekleşeceği mekânda en az, dört odanın
olması gerektiğini görürler, bunun bir bedeli olduğunu
anlarlar ve uzlaşmacının ücretini saptarken daha
gerçekçi olurlardı. Uzlaşma her zaman, ufak tefek maddi
hasar içeren trafik kazası ile sonuçlanmış,
soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suç
kapsamında kalan bir yaralama ya da yaralanma olayı
değildir. Uzlaşmada yer alan maddi değerler çok yüksek
olabilir. Taraflar bu uyuşmazlıklarının çözümünü, hatta
infazını, yargı kararı ile hiç harç ödemeden hem de kısa
zamanda elde edeceklerine göre, bunun bedeline katlanmak
zorundadır. Üstelik hürriyeti bağlayıcı cezanın küçüğü
büyüğü olmaz. Böyle bir olasılıkla karşılaşan kişi bunun
da bedelini ödemekle yükümlüdür. Üstelik bedeli ödenen
şeyin kıymeti daha iyi anlaşılır.
Kısaca, barolar ve TBB’nin Avukatlık Kanunu’nun
kendilerine verdiği “avukatlık mesleğinin gelişmesine,
avukatların haklarının korunmasına ve sosyal
durumlarının geliştirilmesine...” ilişkin görevi yerine
getirirken, uzlaşma kurumunun avukatlara tanınan bir
onursal görev olduğunu dikkate alarak gereken
iyileştirmeleri yapmalarının gerektiğini düşünüyorum.
Eğer suskunluğumuz devam ederse az da olsa görmeye
başladığımız patent vekilleri yanında çalışan maaşlı
ve/veya yüzdeli avukatlar gibi uzlaşmacı yanında çalışan
maaşlı ve/veya yüzdeli avukatlar da görmeye
başlayabiliriz.
Ankara, 1 Ağustos 2006
Konuyla ilgili diğer yazılar :