Türk Ceza Kanununda yapılan değişiklikten
sonra, Ankara Barosunun, Sağlık Bakanlığı,
Gülhane Askeri Tıp Akademisi ve Ufuk
Üniversitesi Hastanesi ile yaptığı
çalışmalara, Ankara Barosu adına, Türk Hukuk
Kurumu’nun aynı amaçla düzenlediği çalışmaya
da Kurumun yönetim kurulu üyesi ve konuşmacı
sıfatı ile katıldım ve bu amaçla “hekimin
sorumluluğu” konusunda 15 e yakın panelde
konuşmacı oldum.
Yapılan bu çalışmalarda gerek benim gerekse
diğer meslektaşlarımın dikkatini çeken
şeylerden bir tanesi, hekimlerin nerede ise
tamamının, Türk Ceza Kanununun
değiştirilmesi ile hekimlerin meslek olarak
hedef alındığını ve hekimlere çalışma ortamı
bırakmayacak ağırlıkta cezalar getirildiği,
fikrini benimsediklerini görmek oldu. Hatta
Türk Hukuk Kurumu’nda gerçekleşen çalışmada,
dinleyici olarak katılan bir hekim,
kendisinin cerrah olduğunu ve bu şartlarla
hekimlik yapmak istemediğini, mesleği
bırakmayı düşündüğünü dile getirdi. Tüm bu
çalışmalarda gerek ben gerekse çalışmaya
hukukçu olarak katılan diğer konuşmacılar,
bu düşüncenin doğru olmadığını, yapılan
düzenlemenin genel olduğunu, suça konu bir
eylem olduğunda, örneğin bir çalışanın
yaralanması halinde, şantiye şefinin hatta
apartman yöneticisinin dahi aynı maddelerden
yargılanacağını, dile getirdik. Ancak,
hekimlerin Türk Ceza Kanunundaki
değişikliğin nedenleri için hissettiklerini
değiştirmek mümkün olmadı.
Bu nedenle, hekimlerin hukuki sorumluluğunu,
bu sorumluluktan en az yara alarak
kurtulmalarının yollarını en az hekimler
kadar düşünmeye başladım. Bunda iki amacım
vardı. Bunlardan biri, hekimlere olan
vazgeçilmez gereksinimiz nedeniyle onların
rahat bir ortamda çalışmalarını sağlamak
diğeri ise kendi mesleki gelişmemdi.
Ancak gördüm ki, hekimler, hem
kendilerine yüklenen sorumluluk açısından
huzursuzlar hem de gereken önlemleri almakta
ağır davranmaktadırlar. Bu kanımı
yaşananlarla değerlendirmekte yarar
görmekteyim.
Bayram tatilinde Kemer’de kalp krizi
geçirdim. Otel doktorunun yardımı ile
çağrılan ambulans servisi ve onu izleyen
özel hastanede yapılan tıbbi yardım ve bunu
gerçekleştiren personel ve hekimin mesleki
özeni ve bilgisi düşündüklerimin çok üstünde
bir kalitede sunuldu ve yaşama geri döndüğüm
müjdesi verildi.
Ancak, sunulan bu hizmet, hastane ve hekim
açısından hukuki korumadan yoksundu. Çünkü
Anjiyo ve sten takma olarak
özetleyebileceğimiz bu tıbbi yardım öncesi,
hasta olan benim, karar vermemi engelleyecek
herhangi bir engelim bulunmamasına yani
ayırt etme gücüne sahip bir reşit olmama
rağmen, gereken izin,”hasta yakını” olarak
eşimden istenmiştir.
Bu uygulama yanlış bir uygulama olduğu gibi
bu yanlış tek başına hekimin sorumluluğuna
yol açabilecek niteliktedir.
Ceza hukuku açısından insan bedenine yapılan
her tür müdahale suçtur.Ancak,bu müdahale
tıbbın gereklerine uygun bir şekilde ve
hastanın oluru ile gerçekleştiriliyor ise
ceza hukuku açısından suç olmamaktadır.Aynı
şey özel hukuk açısından da geçerli olup
hastanın izni eylemin haksız eylem olmasını
engelleyen unsurlardan bir tanesidir.Zaten
bu husus Anayasamızın 17 maddesinde de
“Tıbbi zorunluluklar ve kanunlarda yazılı
haller dışında,rızası olmaksızın kişinin
vücut bütünlüğüne ve diğer kişilik haklarına
dokunulamaz” hükmü ile dile getirilmiştir.
Anayasamızda yer alan bu temel kuralın Hasta
hakları Yönetmeliğinin 5/d maddesinde,
sağlık hizmetlerinin sunulmasında aranılması
gereken ilkeler arasında da sayıldığını
görmekteyiz. Bu maddeye göre de, “Tıbbi
zorunluluklar ve kanunlarda yazılı haller
dışında, rızası olmaksızın kişinin vücut
bütünlüğüne ve diğer kişilik haklarına
dokunulamaz”.
Kısaca bu kural normlar hiyerarşisinin en
üst ve en alt basamağında hükme bağlanmış
bir kuraldır.
Hasta ile hekim arasındaki ilişkiyi özel
hukuk açısından değerlendirdiğimizde bu
ilişkinin vekâlet akdi olarak
değerlendirilmekte olduğunu ve bu akdin
önemli unsurları arasında “müvekkil
talimatı”nın (BK.389 md) yer aldığını
görmekteyiz. Diğer bir anlatımla, borçlar
hukuku açısından müvekkil talimatı olarak
adlandırdığımız akdi unsur bir yerde
hastanın rızası ve hekimle hasta arasında ki
hukuksal ilişkinin temel taşlarından biri
olarak kabul edilmelidir. Bu nedenle
hastanın rızasının alınmasına gereken özen
gösterilmelidir.
Anayasadan yönetmeliğe kadar tüm hukuki
düzenlemelerde, rıza gösterecek olan
kişinin, hastanın kendisi olduğu, hiçbir
duraksamaya yer vermeyecek şekilde açıkça
belirtilmiştir. Tıbbi yardım kabul etmeme
kişilere yasal bir hak olarak tanındığına ve
kişinin vücut bütünlüğüne dokunulması
“kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardan”
olduğuna göre, rıza belirtmenin de hasta
kişiye özgülenmiş olması hukuk mantığının
bir gereğidir.
Hasta kişinin rızasını belirtmesi hukuk
açısından “fiil ehliyeti” olarak
değerlendirilmektedir ve fiil ehliyeti MK.10
maddesinde düzenlenmiştir. MK.10 maddesine
göre “Ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı
olmayan her ergin kişinin fiil ehliyeti
vardır.”
Hukukumuzda ergin olmak için 18 yaşını
doldurmuş olmak ya da evlenmek veya
mahkemeden izin almak şart
koşulmuştur.(MK.11 ve 12 m)
Ayırt etme gücü, MK.13 maddesine göre “akla
uygun biçimde davranma yeteneği” olarak
tanımlanmıştır.
Bu durumda eğer hasta MK.10 maddesinin
tanımladığı kişilerden ise, tıbbi yardıma
ilişkin rızasını bizzat kendisi vermelidir.
Eğer hasta MK.10 maddesinin tanımladığı
kişilerden değilse ve MK.14 maddesinin bir
kez daha vurguladığı “şekilde ayırt etme
gücü yoksa küçük ya da kısıtlı ise, fiil
ehliyeti yoktur.”Bu nedenle de tıbbi
yardımda verilmesi gerekli rızayı bizzat
vermesi söz konusu olmayacak bu kişilerin
yerine yasal temsilcilerine başvurulacaktır.
Ancak,kişi küçük yada kısıtlı olmasına
rağmen ayırt etme gücüne sahip ise, MK.16
maddesinin tanımladığı gibi,borç altına
girmeleri için,yasal temsilcilerinin rızası
gerekmesine rağmen, karşılıksız kazanmada ve
kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada
yasal temsilcilerinin rızası olmaksızın
işlem yapabilirler. Tıbbi yardımların
temelinde vücut bütünlüğüne dokunmak fiili
bulunduğuna ve bu da kişiye sıkı sıkıya
bağlı haklardan olduğuna göre, küçük yada
kısıtlı olan hasta eğer ayırt etme gücüne
sahip ise, alınması gerekli hasta rızası,
ayırt etme gücüne sahip küçük yada
kısıtlıdan bizzat istenecektir. Ayırt etme
gücüne sahip küçük yada kısıtlının vermiş
olduğu rıza her zaman yeterli olmayacaktır.
Çünkü, tıbbi yardımların bir kısmı ücrete
bağlı tıbbi yardım olup, ayırt etme gücüne
sahip küçük yada kısıtlı, borç altına
giremeyeceği için, akdin bu bölümünde, yasal
temsilcinin akde katılması gerekecektir.
Hasta Hakları Yönetmeliğinin 26 maddesinde
yer alan “Kanuni temsilcinin muvafakatinin
gerektiği ve yeterli olduğu hallerde dahi,
mümkün olduğu ölçüde küçük yada mahcur olan
hastanın dinlenmesi suretiyle tıbbi
müdahaleye iştiraki sağlanır” hükmünü, bu
açıklamalar ışığında değerlendirdiğimizde,
yönetmeliğin bu maddesi ile, “Kanuni
temsilcinin muvafakatinin gerekli ve yeterli
olduğu..” haller açıklaması ile, tam
ehliyetsizlerin ve özellikle ayırt etme
gücüne sahip olmayanların anlatıldığını,
ayırt etme gücüne sahip olanlarla ilgili
olarak sorulması zorunlu olan hasta
rızasının bu kapsama girmediğini belirtmekte
yarar bulunmaktadır. Yönetmelik bunlarda
bile,hastanın bizzat tıbbi yardım için
alınan karara katılmasının yada
aydınlatılmasının sağlanmasının en doğru
davranış olduğunu vurgulamaktadır.
Bazı tıp mesleğine mensup düşünürlere göre,
bizzat ayırt etme gücüne sahip küçük ya da
kısıtlının rızasının alınması hem tıp
etiğine hem de hasta haklarına daha uygun
bir davranış olarak nitelendirilmektedir. Bu
değerlendirme yapılırken, inançları
nedeniyle, kan alma konusunda olumsuz olan
kişilerin çocuklarının, bu yolla haklarının
daha iyi korunacağı belirtilmektedir.
Buraya kadar anlattıklarımız, hastaya
uygulanması gereken tıbbi yardımın acil
olmaması halini kapsamaktadır. Eğer hastaya
yapılması gereken tıbbi yardım acil ise ve
hasta ayırt etme gücüne sahip, ergin, küçük
ya da kısıtlı ise, tıbbi yardımın yapılması
için gereken rıza bizzat hastanın
kendisinden istenir.
Eğer hasta ayırt etme gücüne sahip değil ve
tıbbi müdahalenin gerçekleşmesi acil ise,
hastanın rızası aranmaksızın gereken tıbbi
yardım gerçekleştirilir.
Bu anlattıklarımızın 1219 sayılı Tababet ve
Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair
Kanunun 70 maddesinde de hükme bağlandığını
görmekteyiz. Bu madde “Tabipler… her nevi
ameliye için hastanın, hasta küçük veya
tahtı hacir de ise veli yada vasisinin
evvelemirde muvafakatini alırlar ” hükmünü
ve “veli yada vasisi olmadığı veya
bulunmadığı veya üzerinde ameliye yapılacak
şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde
muvafakat şart değildir” hükmünü
içermektedir.
Ancak, 1219 sayılı kanunda MK.16 maddesinde
ayırt etme gücüne sahip küçük ve kısıtlılar
için konulan haklardan söz edilmemiş
olmasının yanı sıra BANA GÖRE hukukçu
olmayan kişiler tarafından yanlış anlamaya
yol açabilecek bir ifade tarzının da yer
aldığını belirtmekte yarar bulunmaktadır.
1219 sayılı kanuna göre,70 maddeye aykırı
davranış halinde idari para cezasına
hükmedilir. Bu idari para cezası, 70 maddeye
aykırı davranmanın başkaca bir suç
oluşturmaması hali için geçerlidir. Diğer
bir anlatımla, eğer, hasta rızası alınmadan,
ayırt etme gücüne sahip olmasına rağmen,
rızasının alınmadığını bildirerek şikâyetçi
olursa ve ortada bir suç var ise 1219 sayılı
yasada yer alan idari para cezasının yanı
sıra bu ceza ile de cezalandırılır.
Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 24 maddesi,
cevaplandırılması gereken bir soru olan,
tıbbi müdahalenin zorunlu olmasına rağmen,
kanuni temsilcinin izin vermemesi halinde
izlenecek yolu, belirtmiştir. Böyle bir
durumun doğması halinde, hekim, tıbbi
yardımın acil olup olmadığını
değerlendirmeli, eğer tıbbi yardım acil ise,
gereken tıbbi yardımı sağlamalı ancak, tıbbi
yardımın yapılması acil değil ise mahkemeden
gereken izin alınmalıdır. Yönetmelik aynı
maddenin 4 fıkrasında, dolaylı olarak, “acil
halleri” tanımlamaktadır. Yönetmeliğe göre,
acil hal hastanın “hayatının ya da hayati
organlarından birinin tehdit altında”
bulunmasıdır. Yönetmeliğin bu tanımı yasal
bir nitelik taşımadığından ve yeterli
somutlukta bulunmadığından, ancak yorum yolu
ile yararlanılması olası bir yazılı kaynak
olarak değerlendirilmelidir.
Hastanın rızası “büyük ameliyeyi
cerrahiyeler için” 1219 sayılı yasanın 70
maddesine göre yazılı olmak zorundadır.
Bunun dışındaki tıbbi yardımlar için yazılı
olup olmaması konusunda her hangi bir yasa
maddesine rastlanmamaktadır. Ancak, olayı
ispat hukuku açısından değerlendirdiğimizde,
diğer tıbbi yardımlarda da hasta rızasının
yazılı olmasında yarar olduğu görülmektedir.
Zaten Yargıtay bazı kararlarında, hasta
rızasının alınıp alınmadığının
kanıtlanmasını hekime yüklediğine göre
ileride doğacak olan uyuşmazlıklara karşı
korunmak için bu önlemin alınmasında yarar
bulunmaktadır.
Hastanın rızası ile ilgili olarak
unutulmaması gereken bir husus ise, söz
konusu rızanın belirtilmesinden önce,
hastanın yeterince bilgilendirilmesidir. Bu
bilgilendirme olmaksızın verilen hasta
rızası hekimi sorumluluktan
kurtarmayacaktır.
Hastanın rızası, hekimin davranışının
kanuna uygun olmasını sağlar. Ancak, bu rıza
hekimi tüm sorumluluklardan kurtarmaz.
Anlatılanlar değerlendirildiğinde ne
yasalarımızda nede diğer hukuk normlarımızda
“hasta yakını” diye bir kavramın yer
almadığı görülmektedir. Bu nedenle, günlük
yaşamda bizlerin oluşturduğu “hasta yakını”
kavramına dayalı olarak alınan “hasta
rızası” beyanı doğuştan yok hükmünde olacağı
için hekim tarafından gerçekleştirilen tıbbi
yardımı kanuna uygun olmayan bir davranış
haline getirir.
Üstelik hekimin sorumluluktan kurtulması
açısından hiçbir önemi olmayan bu belge,
belgede imzası bulunan kişiye gereksiz
vicdani sorumluluk yüklemektedir.
Hatalı tıbbi yardımdan kaynaklanan davaların
yoğun olduğu ABD de açılan tazminat
davalarının pek çoğunda, hastanın yani
davacının iddiasını hasta rızasının
alınmaması ya da yeterince alınmaması
oluşturmaktadır ve bu noksanlık nedeni ile
pek çok dava hastalar tarafından
kazanılmaktadır.
Hekimin sorumluluğu konusu
incelenirken, hekimlerin sorumsuzluğu
temeline dayalı bir tartışmanın hukuka ve
hakkaniyete uygun bir davranış olmadığını
kabul etmekte yarar bulunmaktadır. Her ne
kadar, her meslek mensubunun sorumluluk
davalarından kaçabilmek için çeşitli
önlemler aldığı bir dönemde, sorumluluğun
esas olduğunu söylemek, sevimsiz görünmek
için yeterli bir neden oluştursa da işin
doğrusu budur. Bu nedenle, sorumluluğun esas
olduğunu kabul ettikten sonra, sorumluluğun
sınırlarının o mesleğin doğrularına uygun
olarak çizilmesine çalışmak ve meslek
mensuplarının gereksiz sorumluluk davaları
ile uğraşmalarını engellemek için mesleki
faaliyetleri aşamalarında neler yapılmasını
saptamak en akılcı çözüm olacaktır.