|
Uzlaşmazlıkların Çözüm Seçenekleri (ADR) Ülkemizde Uygulanabilir mi?
Avukatlık
Kanunu 35/A, Avukatlık Kanunu Yönetmeliği 16 ve 17inci
maddelerinin
Değerlendirmesi
Avukatlık
Kanununun 35/A maddesi ile getirilen “Uzlaşma” kuşkusuz yasaya getirilen
en önemli yeniliklerden biri olup, avukatlık için yeni boyutlar ve yeni
iş alanı olanakları sağlayabilecekti. Ancak, ne yazık ki Avukatlık Kanunu
Yönetmeliği’nin 16 ve 17inci maddelerinin düzenlemesi kanunun 35/A
maddesi düzenlemesine dayanarak “Arabuluculuk” yöntemini uygulayabilmeyi imkansızlaştırmıştır. Bir başka deyişle, yönetmelik
avukatların “Arabuluculuk” gibi yeni bir iş alanına sahip
olabilmelerinin önünü tıkamıştır ki, bu da hiçbirimizin menfaatine
değildir.
Çoğumuz yaşantımız
boyunca arkadaşlarımız ya da yakınlarımız ile olan ihtilaflarımızı
görüşerek, konuşarak ve sonunda anlaşarak çözdük. Yine etrafımızda
yaşanan olaylarda, iki komşu arasındaki ihtilafın araya giren diğer
komşuların yardımı ile çözüldüğünü ve tatlıya bağlandığını gördük ve
yaşadık. Özellikle aile içindeki anlaşmazlıklar çoğu kez bir ya da
birkaç gönüllü arabulucunun çabaları ile çözümlenmiştir ve
çözümlenmektedir. Bir kısmı komşularını barıştırmakta çok becerikli olsa
da bu gönüllüler, arabuluculuk konusunda uzman değildir. Oysa, büyük
şehirlerde yaşayan ve çoğunlukla komşuluk ilişkisi zayıf insanların,
aralarındaki anlaşmazlıkları uzlaşarak çözülebilmeleri için uzmanlaşmış
arabuluculara gereksinimleri vardır.
Amerika, Avrupa ve
Uzak doğu ülkelerinde mahkeme masraflarının yüksek olması tahkim
müessesesini yaygınlaştırdı ve kurumsallaştırdı, ancak tahkimin
ücretinin de bazı ihtilaflar için yüksek görülmesi nedeniyle daha ucuz
olan arabuluculuk yöntemi yaygınlaştı ve giderek çoğalan sayıda ülkede
kurumsallaştı. Bahsettiğim kurumsallaşmanın örnekleri Amerika’da Federal
Arabuluculuk ve Uzlaşma Hizmeti
(Federal Mediation and Conciliation Service), Tayland’da kurulmuş olan Adalet Bakanlığı Tahkim Enstitüsü
(Ministry of Justice, The Arbitration Institution), Avrupa
Parlementosunun uzlaşma konusundaki kuralı
olarak gösterilebilir.
YABANCI HUKUK
SİSTEMLERİNDE UZLAŞMA VE UZLAŞMA METODU ARABULUCULUK
Uzlaşma (Conciliation)
ve bunun metodu olarak (Mediation) İhtilafların Çözüm Seçeneklerinden (Alternative
Dispute Resolutions)
biri ve en yaygın kullanılanı olarak bilinmektedir.
Çoğu ülkede,
tahkim üzerine uzmanlaşmış ve ihtilafların çözümü için hakem
görevlendiren kuruluşların hemen tamamı eğitilmiş arabulucu da
görevlendirmektedir. Uluslararası Ticaret Odası
(International Chamber of Commerce - ICC) en bilinen kurumlardan bir
tanesidir.
Uzlaştırma
metodu olarak Arabuluculuk (Mediation)
Bu çözüm yolunda,
hakim ve hakem bulunmamaktadır. Uzlaşma görüşmelerini yöneten
arabulucunun ise uzlaşmazlık konusunda karar verme yetkisi yoktur.
Taraflar
kendilerine bir “arabulucu” tayin etmekte ve bu arabulucunun düzenlemesi
ve yöneticiliğinde aralarındaki ihtilafı tartışarak çözmeye
çalışmaktadır.
Uzlaşma
görüşmelerine taraflar avukatları ile birlikte katılabildiği gibi,
görüşmelere taraflar olmaksızın sadece taraf avukatları ya da avukat
olmayan temsilcileri katılabilmektedir.
Arabulucu ise,
avukat ya da hukukçu olabileceği gibi olmayabilirde. Arabulucunun kim
olacağı tümüyle tarafların seçimine bağlıdır. Ancak, arabuluculuğun
kurumsallaştığı ülkelerde arabulucuların, arabuluculuk ve çeşitli
dallarında eğitilmiş avukat ya da hukukçulardan seçildiği ve sadece
avukat ya da avukat kökenlilerden seçilmesi için ciddi çabaların olduğu
gözlenmektedir.
Görüldüğü gibi
arabuluculuğun tahkim ve yargılamadan temel farkı, arabulucunun karar
verememesidir. Diğer önemli fark ise tahkimden daha ucuz olabilmesi
ve tarafların kısa sürede sonuca ulaşabilmeleridir.
Amerika’da ADR
eğitimleri yapılmaktadır. Örneğin Kuzey Texas Üniversitesinde
ADR eğitimi 21 saattir.
Amerikan Eyalet
Baroları ise, yine CLE kapsamında, eğitim paketlerinin bir bölümü olarak
güncelliği olan konularda, ADR dersleri vermektedir.
Hemen bütün Amerikan Eyalet Baroları ADR konularında seminerler vermekte
ve bunun yanı sıra uzlaşma görüşmelerine katılacak avukatların temsil ve
pazarlık gücünü arttırmaya yönelik seminer, konferans ve eğitimler
düzenlemektedir. Bu eğitimler paralı olup eğitimlere katılan avukatlar
her baronun kendi belirlediği sistemde kredi puanı almaktadır.
Katıldıkları eğitimlerde aldıkları krediler ile avukatlar uzmanlık
dallarını ifade edebilmektedir.
Giderek
yaygınlaşan ve kurumsallaşan arabuluculuk, avukatın meslek kurallarına
paralel olarak kendi kurallarını da geliştirmektedir. Avukat-Arabulucu
Derneğinin yayınladığı Arabulucular için Etik Kılavuzu,
Virginia Adli Konsülü (Judicial Council of Virginia) tarafından 2002
yılında yayınlanan Ruhsatlı Arabulucular İçin Etik ve Mesleki Sorumluluk
Standartları
ve Austin Kamu Koleji Arabulucuları Etik Kuralları
bu konuda Internet üzerinde ulaşılabilecek örneklerdir.
Amerikan
kaynaklarında avukatların Arabulucu yönetiminde yapılacak uzlaşma
görüşmelerindeki pazarlık
ve genel olarak uzlaşma görüşmelerine hazırlıkları
için önerileri içeren bir çok makale ve yayın bulunmaktadır.
AVUKATLIK
KANUNU MADDE 35/A
Avukatlık
Kanununun “Uzlaşma Sağlama” başlığını taşıyan 35/A maddesi, avukatın
yetkilerini genişletmekte ve yasada düzenlenmemiş olsa da yeni
sorumluluklar getirmektedir. Düzenleme ile, avukat karşı tarafı uzlaşmaya
davet edebilme yetkisine sahip kılınmaktadır. Ancak yetkisinin
sınırlamaları vardır.
a)
Zaman bakımından sınırlama.
Avukatlar dava
açılmadan veya dava açılmış olup da henüz duruşma başlamadan önce
uzlaşma görüşmelerine davet yapabilirler.
Yasada, avukatlar
için “dava
açılmadan veya dava açılmış olup da henüz duruşma başlamadan önce …….
müvekkilleri ile birlikte karşı tarafı uzlaşmaya davet edebilirler”
hükmü getirilmektedir. Yani dava açılmış olup ilk duruşma başlamış ise
müvekkilinin rızası olsa dahi avukatın karşı tarafa uzlaşma teklif
edebilme yetkisi bulunmamaktadır.
Eğer madde
avukatın yetkisini dava açılmasına kadar olan süre ile sınırlamış olsa
idi, yetkinin neden sınırlandığını anlayabilmek mümkün olabilecekti.
Çünkü, avukat dava açılmazdan önce uzlaşma teklifinde bulunabilecek ve
koşullar oluşup uzlaşma sağlanabilirse, İİK 38inci maddesi anlamında
bir uzlaşma tutanağı düzenlenip taraflarca imzalanabilecekti
(Av.K.md35/A/son). Sonucu icrai anlamda ilam hükmünde bir belge olacağı
için uzlaşma teklifinin de dava açılmazdan önce yapılması ve
sonuçlandırılması kaçınılmazdır. Ancak, yasanın neden sadece ilk
duruşmaya kadar avukatı yetkili kıldığının kabul edilebilir bir
açıklamasını bulmak pek mümkün değildir. Çünkü, dava açılması için
masraf yapılmış ve duruşma duruşma günü belirlenmiştir. Hal böyle
olunca, neden dava açılana kadar değil de ilk duruşmaya kadar uzlaşma
teklifinde bulunabilme yetkisi tanınmakta ve dava süresince uzlaşma
görüşmelerinin önü kapatılmaktadır? Uzlaşma davanın her
aşamasında mümkündür. Hatta, dava aşamasında HUMK nun 213üncü maddesi
hükmüne uygun olarak hakim her iki tarafı sulh olmaya teşvik
edebilmektedir. Sulh hakimleri için daha da özel hükümler getirilmiş
olması zaten sulh mahkemesinin kuruluş amacı ve işlevinin gereğidir.
Duruşmalar sırasında da tarafların tartışamadıkları ve esasen bir
anlaşma zemininin oluşamadığı yaşadığımız gerçektir.
Kanun koyucu
acaba, esasa girişmezden önce ve sonra tarafları sulh olmaya teşvik HUMK ile hakime verildiğine göre, avukatın yetkisi ve sorumluluğu da ancak
duruşma öncesine kadar olabilir şeklinde mi düşünmüştür? Eğer, 35/A
maddesi düzenlemesinin temelindeki düşünce bu ise, kabul edebilmek hiç
mümkün değildir. Çünkü avukat, mesleği gereği yargının ayrılmaz ve
vazgeçilemez unsuru olup adil ve hızlı yargılamanın gerçekleşmesi ile
görevli ve sorumludur.
Yasa,
Uzlaşmazlıkların Seçenek Çözümü (ADR) olarak bir düzenleme getirmeyip
kendine özgü bir “Sulh Yöntemi” düzenlemesi getirdiğinden, bizce avukat
gerek dava açılmazdan önce, gerekse devam etmekte olan davanın her
aşamasında ve hatta temyiz aşamasında müvekkilinin arzu ya da rızası
olması koşulu ile karşı tarafa uzlaşma teklif edebilmelidir. Esasen bu
düzenleme HUMK'da da vardır. HUMK’nun 63üncü maddesi hükmü gereği
sarahaten yetki verilen avukat yargılama aşamasında sulh olabilir. Yetki
verildiği hallerde sulh olabilen avukatın yargılama sırasında karşı
tarafı uzlaşma görüşmelerine davet edebilmesi de mümkün olmalıdır. Çünkü
uzlaşma görüşmeleri olmaksızın sulh olunmasını da kabul edebilmek mümkün
değildir.
b)
Konu bakımından sınırlama.
Avukatlar kendilerine
intikal eden iş ve davalarda, tarafların kendi iradeleri ile istem
sonucu elde edebilecekleri konulara inhisar etmek kaydıyla uzlaşma
görüşmelerine davet yapabilirler.
c)
Müvekkili ile birlikte hareket etme zorunluluğu biçiminde sınırlama.
Avukatlar müvekkilleri ile
birlikte karşı tarafı uzlaşmaya davet edebilirler.
Yasadaki ifade,
açık ve kapsamı tanımlanmış yazılı ve hatta noter tasdikli vekaletname
ile özel yetkileri olsa dahi avukatların, karşı tarafı tek başlarına
uzlaşmaya davet edemeyecekleri anlamına gelmektedir.
Müvekkilinin
avukatın yetkilerini tanımladığı yazılı rızası olmak kaydı ile,
müvekkili olmaksızın da avukat karşı tarafı uzlaşmaya davet edebilmeli
ve müvekkili katılmaksızın da uzlaşma görüşmelerini sürdürebilmelidir.
Müvekkil yabancı uyruklu bir şirket ise, uzlaşma görüşmelerine zaten bir
temsilcisini gönderecektir. Peki avukat temsilci değil midir? Düşünün
ki, yabancı şirket Türk avukatına uzlaşma görüşmelerinde bizi siz temsil
edin talimatını veriyor ve Türk avukat ta “olmaz, sizin temsilcinizin de
gelmesi gerekiyor” cevabını veriyor. Türk avukat bu cevabının nedenini
izah etmekte sanırız epey zorlanacak ve bunun avukata güvensizlik
olmadığını anlatamayacaktır.
Maddenin son
paragrafında, eğer uzlaşma görüşmeleri yapılabilir ve uzlaşma sağlanırsa,
uzlaşma konusu, yeri, tarihi, (tarafların) karşılıklı yerine
getirmeleri gereken hususlar, (taraf) avukatları ile müvekkillerinin
imzaları
olan uzlaşma tutanağının taraflar arasında imzalanacağı öngörülmekte
olup, bu tutanağın İİK. 38inci madde anlamında ilam anlamında olduğu
belirlenmiştir.
Madde de
belirtilen uzlaşma, bir para borcunun ödenmesine ilişkin olabileceği
gibi, bir şeyin yapılmasına ya da yapılmamasına veya bir şeyin teslimine
ilişkin olabileceği ve bu konularda kabulleri içereceği için İİK. 38inci
madde anlamında olması uzlaşma tutanağını “..Mahkeme huzurunda yapılan
sulh, kabuller”’e eşitlemektedir. Yani, taraflardan biri taşınmazının
tahliyesini istediğinde, karşı tarafla uzlaşma sağlanıp bir uzlaşma
tutanağı düzenlenir ise, diğer taraf uzlaşma tutanağında kabullendiği
zamanda tahliye etmese dahi, tahliye isteyen taraf ilamların icrasına
mahsus takip yolu ile taşınmazın tahliyesini sağlayabilecek ve fakat,
eğer elinde kiracısı tarafından noterden verilmiş bir tahliye taahhüdü
var ise uzlaşma tutanağının sağladığı takip yolu avantajından
faydalanamayacaktır. Bir şeyin yapılmasına ya da yapılmamasına veya bir
şeyin verilmesine dair uzlaşma tutanakları içinde aynı durum söz
konusudur.
Görüldüğü gibi,
yasanın 35/A maddesindeki uzlaşma sağlamada avukatın yetkisi ile uzlaşma
sağlandığında düzenlenecek tutanağın içeriği ve icra gücü düzenlenmiş
olup, uzlaşmaya çağrının ve uzlaşma toplantılarının nasıl yapılacağına
dair bir genel hüküm dahi getirilmemiştir. Bu nedenle, taraflar,
uzlaşmaya nasıl çağrı yapacakları ve uzlaşma toplantılarını nasıl
sürdürecekleri konusunda tümüyle serbesttir. Bizce, maddede yazılı
asgari unsurları içermesi kaydıyla, taraflar uzlaşma tutanağını
serbestçe düzenleyebilirler.
Bu serbestlik
nedeniyle taraflar,
a)
Uzlaşma görüşmeleri sırasında kendilerine yardımcı olabilecek bir
arabulucu tayin edebilirler ki, bu hali hazırda Amerikan, Avrupa ve
Uzakdoğu ülkelerinin hukuk sistemlerinde gittikçe yayılarak
uygulanmaktadır ve hakem kuruluşlarının hemen tamamı, uzlaşma görüşmeleri
içinde uzman arabulucular yetiştirmekte ve sağlamaktadır.
b) Bir arabulucu
tayin etmek istemeyen taraflar, hiçbir merasime ve şekle bağlı olmaksızın
karşılıklı görüşmelerini sürdürebilir ve eğer bir uzlaşma
sağlayabilirlerse kanunun öngördüğü asgari unsurların yer aldığı uzlaşma
tutanağını serbestçe düzenleyebilirler.
Bu açıdan
bakıldığında düzenleme küçümsenmeyecek yenilik getirmiş ve hatta
avukatın yetkileri konusundaki sınırlamalara rağmen birçok ülke
düzenlemesinin önüne geçmiştir. Ancak, mevcut düzenlemenin ADR çözümü
olarak kabul edilebilirliği ve uygulanabilirliği aşağıda
değerlendirdiğimiz yönetmelik hükümleri nedeniyle tartışmalıdır.
AVUKATLIK
KANUNU YÖNETMELİĞİ MADDE 16
Avukatlık
Kanununun 35/A maddesi avukata sadece uzlaşma görüşmelerine sınırlı
yetki tanırken, Avukatlık Kanunu Yönetmeliğinin 16ıncı maddesinde,
avukata yeni yetki verilmesinin yanı sıra sorumluluk ve yükümlülükte
getirilmiştir. Yönetmelik 16ıncı maddenin düzenlemesine göre,
a) uzlaşma
önerisinde bulunan avukat müzakereleri yönetmeye yetkilidir.
b) Uzlaşma
müzakereleri sırasında avukatlar,
i.taraflara
hukuki durumları hakkında bilgi vermek,
ii.çözüm
önerilerinde bulunmak
iii.uzlaşmaları
konusunda tarafları teşvik etmekle sorumludur.
c) Bu
sorumluluklarını yerine getirirken de,
i.uyuşmazlığın
tarafları arasında yansız bir şekilde hareket etmekle,
ii.taraflardan
hiçbirinin etkisi altında kalmaksızın tarafları uzlaştırmaya özen
göstermekle,
iii. Önerisinin
kabulü halinde uzlaşma müzakerelerinin yapılacağı yeri ve zamanı karşı
tarafa bildirmekle yükümlüdür.
Bu belirtilen
yetki, sorumluluk ve yükümlülüklerin hiç biri yasanın metninde
bulunmamaktadır. Hal böyle iken, yönetmelik ile yeni yetki, sorumluluk
ve yükümlülük getirebilmek mümkün müdür? Bizce mümkün değildir. Çünkü,
yönetmelikler yasanın belirlemesi çerçevesinde uygulamanın detaylarını
belirlemek ve konuya açıklık getirmek amacı ile yapılır ve özellikle de
yasanın uygulamasının önünü tıkayan yeni yetki, sorumluluk ve
yükümlükleri içeren bir düzenleme getiremezler. Esasen Avukatlık Kanunu
Yönetmeliğinin 1inci maddesinde de yönetmeliğin
Avukatlık
Kanununun uygulanması amacıyla düzenlendiği belirlenmiştir.
Yönetmelik,
uzlaşma önerisinde bulunan taraf vekilinin müzakereleri yönetmekle
yetkili kılmaktadır. Peki karşı taraf onun yönetmesini kabul etmezse ne
olacak? Yönetmeliğin amir hükmü nedeniyle, uzlaşmanın hiç olamayacağını
söylemek herhalde yanlış olmayacaktır.
Yönetmelik
avukatları, taraflara hukuki durumları hakkında bilgi vermek,
çözüm önerilerinde bulunmak, uzlaşmaları konusunda tarafları teşvik
etmekle sorumlu tutulmuştur. Peki uzlaşma görüşmelerinde avukatın görevi
ve sorumluluğu bu mudur?
Uzlaşmazlıkların
farklı çözüm yolları ile ilgili ADR sitesinde, uzlaşmanın bir yöntemi
olan arabuluculuk sırasında taraf avukatının görevleri ve davranış
biçimi,
a) İkna etmek ve pazarlık yapmak,
b) iletişim kurmak ve ikna etmek,
c) müvekkilini korumak,
d)
akıllı ve sakin görünmek, hükmedici ve kendinden emin olmak,
şeklinde
sıralanmaktadır.
Uzlaşma
görüşmeleri sırasında taraf vekilinin görevi ve davranış biçimi
gerçekten yukarıda sayıldığı gibi olmalıdır. Çünkü, avukatın mesleğinin
gereği budur.
Yönetmelik, her
iki taraf avukatını uyuşmazlığın tarafları arasında yansız bir şekilde
hareket etmekle ve taraflardan hiçbirinin etkisi altında kalmaksızın
tarafları uzlaştırmaya özen göstermekle yükümlü tutmaktadır. Bu mümkün
müdür? Bizce, müvekkilinin çıkarlarını savunmakla görevli ve yükümlü
olan avukatın görevini yapmaması ya da yapamaması anlamına gelir.
Maddenin sonraki
paragrafında, uzlaşma önerisinde bulunan avukatın, önerinin kabulü
halinde, uzlaşma müzakerelerinin yapılacağı yeri ve zamanı karşı tarafa
bildireceği belirtilmektedir. Aslında böyle bir belirlemeye bizce gerek
bulunmamaktadır. Ancak, eğer böyle bir belirleme yapılacağı kabul edilir
ise, yer ve zamanın karşı tarafça kabul edilmemesi halinde nasıl çözüm
bulunabileceği konusunda da bir açıklık getirmek ve uzlaşma
görüşmelerinin sırf bu nedenle kilitlenmesini engellemek gerekirdi.
Diğer yandan,
“Uzlaştırma müzakereleri, aksi kararlaştırılmadıkça yalnızca
uzlaşmazlığın taraflarının ve avukatlarının katılımıyla
gerçekleştirilir” hükmü getirilirken, aksinin nasıl ve ne şekilde
kararlaştırılabileceği her halde unutulmuştur. Bizce, böyle bir
düzenlemeye gerek bulunmamakta olup, yasanın maddesinde de böyle bir
düzenleme bulunmamaktadır.
Yönetmelikte bu düzenleme getirilirken
tarafların uzlaşma görüşmeleri için nasıl mutabakat sağlayacakları ve
uzlaşma görüşmeleri sırasında tutanak tutulup tutulmayacağı da
düzenlenmeli idi. Bu düzenlemelerde yapılmadığı için, 17/c maddesinde
belirtilen bilirkişilerin nasıl ve ne şekilde uzlaşma görüşmelerine
katılacağı da askıda kalmaktadır.
Son paragrafın ilk
cümlesinde “Uzlaşma müzakereleri sırasında taraflarca veya avukatlarınca
yapılan beyan ve ikrarlar, uzlaşmanın sağlanamaması halinde geçerli
olmayıp, uzlaşma konusuyla ilgili olarak açılmış ve daha sonra açılacak
davalarda taraflar aleyhine delil olarak kullanılamaz” hükmünün, HUMK
nun 236/3 maddesinde "Sulh müzakeresi esnasında sebkeden ikrar
muteber değildir" hükmü olmasına rağmen, neden yönetmelikte yer
almasına gerek duyulduğu anlaşılabilir olmaktan uzaktır.
Aynı paragrafın
son cümlesindeki, “Uzlaşma müzakereleri esnasında anlaşmazlık konusunda
beyan edilen hususlar taraflarca ve avukatlarınca hiçbir şekilde
açıklanamaz.” hükmü ile Avukatlık Kanunu 36. maddede düzenlenen avukatın
sır saklama yükümlülüğüne farklı bir boyut getirilmemektedir. 36. madde
düzenlemesi varken 35/A maddesinde bu cümleye yer vermeye hiç gerek
bulunmamaktadır.
AVUKATLIK
KANUNU YÖNETMELİĞİ MADDE 17
Avukatlık
yasasının 325/A maddesi “uzlaşma
sağlanırsa, uzlaşma konusunu, yerini, tarihini, karşılıklı yerine
getirmeleri gereken hususları içeren tutanak, avukatlar ile müvekkilleri
tarafından birlikte imza altına alınır.” hükmünü getirmektedir.
Tutanağın içeriğinde olması gerekenler, yasada
belirlenmiş olup yönetmelikte sadece bunların nasıl tanzim
edilebileceğinin açıklanması gerekirken mevcut yönetmelik ile yasanın
belirlediği içeriğe,
i.Müzakerelere
katılan avukatların adı, soyadı, adres ve bağlı oldukları Baro sicil
numaraları,
ii.Tarafların
ve varsa kanuni temsilcilerinin, tercüman, tanık ve bilirkişilerin
kimlik ve ikametgahları; alacaklı taraf yabancı ülkede oturuyorsa
Türkiye'de göstereceği ikametgahı,
iii.Taraflar
arasındaki uyuşmazlığın kısa ve özlü bir şekilde anlatılması ve
uzlaşmanın konusu,
iv.Uzlaşma
sonunda varılan anlaşma,
v.“Uzlaşma
sonucu kısmında, uyuşmazlığın ne şekilde çözüldüğünün, uzlaşma
giderlerinin, uzlaşma dava açıldıktan sonra yapılmışsa, yargılama harç
ve giderlerinin paylaştırma şeklinin, tarafların talep sonuçlarından her
biri hakkında verilen karar ile taraflara yüklenen borçların ve tanınan
hakların, mümkünse sıra numarası altında birer birer, açık, şüphe ve
tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi”
vi.“Bu
şekilde düzenlenen uzlaşma tutanağının aslı, tutanağı düzenleyen avukat
ya da avukatlarda kalır ve örneği taraflara verilir” hükmü.
eklenmiştir.
Bu eklemeler
yapılırken, anlaşılmaktadır ki HUMK nun 151inci maddesinin mahkeme
tutanaklarının içeriği ile ilgili hükmü örnek alınmış ve anlaşma
sağlandığı takdirde düzenlenmesi öngörülen tutanak metninin içeriği
oluşturulmuştur. Bu yaklaşım yanlıştır. Çünkü, her ne kadar İİK. 38inci
maddesinde belirlenenler gibi mahkeme ilamı hükmünde olsa da (ki bu
sadece belgenin icra gücü için getirilen bir nitelemedir) uzlaşma
tutanağı bir sulh akdidir. Yani iki tarafın serbest iradeleri ile
imzaladıkları tam iki taraflı bir sözleşmedir. Bizce, yasanın 35/A
maddesinde bu belgede bulunması gereken asgari hususlar belirtilmiş
olup, taraflar bunların dışında serbest olmalıdır.
Kanun, taraf
vekillerinden bahsederken “müvekkilleri ile birlikte” ifadesini
kullanmıştır. Yani avukatlar vekil sıfatı ile müzakerelere
katılmaktadırlar ve bu nedenle noterden tasdikli vekaletnameleri vardır.
Böyle bir belgeye sahip olmalarına, ve kanun da sadece imzalarını
yeterli görmesine rağmen, uzlaşma tutanağında yönetmelikte belirtilen
diğer bilgilerin bulunmasına hiç gerek bulunmamaktadır. Aynı şekilde,
tarafların ve varsa kanuni temsilcilerinin belirtilen bilgilerinin
tutanakta bulunmasına da ihtiyaç yoktur.
Tercüman, tanık ve
bilirkişilerin uzlaşma görüşmesinde ne işi bulunmaktadır? Uzlaşma
görüşmesi bir yargılama ya da tahkim değildir. Yasanın 35/A maddesinin
düzenlemesine uygun olarak taraflar bir araya gelip anlaşmaya
çalışmaktadır. Uzlaşma görüşmelerinde amaç, gerçeğin ortaya çıkması veya
çıkartılması değil tarafların uzlaşmalarını, bir başka deyişle sulh
olmalarını sağlamaktır.
“Taraflar
arasındaki uyuşmazlığın kısa ve özlü bir şekilde anlatılması”na neden
tutanakta ihtiyaç duyulmaktadır. Bu tutanak bir mahkeme ya da hakem
kararı değildir. Sulh sözleşmesinde önemli olan tarafların vardıkları
sonuç yani mutabakatlarıdır. Yasanın 35/A maddesinde “karşılıklı yerine
getirmeleri gereken hususları içeren” denilerek bu husus çok güzel ve
yeterince ifade edilmiştir.
“Uzlaşma sonunda
varılan anlaşma” ne demektir? Uzlaşmanın sonu olmaz çünkü uzlaşma zaten
sonuçtur. Ancak, uzlaşma görüşmelerinin sonu olabilir ki, bu da ya
uzlaşmadır, ya da görüşmelerinin uzlaşma olmaksızın kesilmesidir.
Yukarıda belirtildiği gibi Yasanın 35/A maddesinde “karşılıklı yerine
getirmeleri gereken hususları içeren tutanak” denilerek konu yeterince
ifade edilmiş olup yönetmelikteki gibi bir düzenlemeye hiç ihtiyaç
bulunmamaktadır.
“Uzlaşma sonucu
kısmında…” ile başlayan ve maddenin sondan ikinci sırada olan
paragrafında, bulunması öngörülen hususların hiçbirine gerek
bulunmamaktadır. Önceki iki paragrafta belirttiğimiz nedenlerimiz aynen
burada da geçerlidir.
Yönetmeliğin
17inci maddesinde bahsedilen uzlaşma tutanağı örneği herhalde avukat ya
da avukatlar tarafından tasdik edilmiş olandır. Yani asıllar avukatlarda
kalacak, avukatların tasdik ettikleri örnekler ise müvekkillere
verilecektir. Avukatın takip ettikleri işlerde, aslı kendilerinde
bulunan her türlü kağıt ve belgelerin örneklerini kendileri onaylayarak
yargı mercileri ile diğer adalet dairelerine verebilecekleri Avukatlık
Kanununun 56ıncı maddesinde açıkça belirtilmiş olmasına karşın, bunun
dışında bir tasdik yetkileri hiçbir kanunda belirtilmemiştir. Yani
yönetmelikte belirlenen aslı saklama ve tasdikli örneği müvekkiline
verme yetkisinin yasal dayanağı bulunmamaktadır. Bu tür işler için
münhasıran Noterler görevli ve yetkilidir. Öte yandan, Avukatlık
yasasının 39. maddesi gereği avukatın evrak saklama yükümlülüğü en az üç
ay ve en çok 3 senedir. Bir an için düşünelim ki, uzlaşma konusunda
tutanağın yapılmasından 4 sene sonra bir ihtilaf oldu ve taraflardan
biri mahkemeye başvurdu, diğer taraf ise böyle bir tutanağın olmadığını
aslının ibraz edilmesi gerektiğini belirterek tutanağa itiraz etti.
Tutanakta imzaları bulunan her iki taraf vekilinin vefat etmiş olması
davacı için olabilecek en kötü durumdur, çünkü avukatın evraklarının
bulunamaması büyük olasılıktır. Avukatların Noterler gibi evrak
arşivlerinin bulunmaması ve yine Avukatlık bürolarının dahi Noter gibi
kurumsal bir yapıda olmadığı mevcut gerçektir. O halde, yönetmeliğin bu
amir hükmünün uygulanması ne derece doğru olabilir ve bazı durumlarda
tarafların ya da taraflardan birinin ağır zararına neden olmaz mı?
Alacaklı taraf
yabancı ülkede oturuyorsa Türkiye'de ikametgah gösterme yükümlülüğü
getirilmiştir. İkametgah yerleşmek niyeti ile oturulan yerdir.
Yönetmeliğin maddesi ile Türkiye’de oturmayan, yani ikametgahı olmayan
kişiden ikametgah göstermesi istenmektedir. Öncelikle böyle bir
yükümlülük yasanın metninde yoktur. İkinci olarak, yabancı ülkede
ikametgahı olan birinden Türkiye’den ikametgah göstermesi istemek ve
buna zorlamak anlaşılabilir olmaktan uzaktır. HUMK nun 16, 17 ve 97.
maddelerinde Türkiye’de ikametgahı olmayan tarafın ne yapması gerektiği
ve yükümlülükleri açıkça belirtilmiş olup teminatla ilgili olan 97.
madde hariç tarafların kabulü halinde burada da uygulanmaması için bir neden bulunmamaktadır.
Sonuç olarak,
Avukatlık Kanunu Yönetmeliği’nin yukarıda belirttiğimiz aykırılık ve
hataları taşıyan 16 ve 17inci maddeleri düzenlemesi olmasa idi,
Avukatlık Kanununun 35/A maddesinin düzenlemesinden yararlanarak,
uzlaşma görüşmelerinde “Arabuluculuk” yapacak bir üçüncü avukatın ya da
belki emekli hakimin yeni bir iş alanına kavuşabilmesi mümkün
olabilecekti. Bir başka deyişle ADR uygulaması için ilk adımlar
atılabilmiş olacaktı. Ne yazık ki, ADR uygulaması için ilk adımların
atılabilmesi engellenmekle, avukatların "Arabulucu" olarak faaliyet
gösterebilmeleri ve dolayısıyla mesleki faaliyet alanının
genişletilmesinin sağlayacağı genel menfaat engellenmiştir.
Av. Hasan Aydın Tansu
Ankara,18 Şubat 2004
|