TCK ve CMK da
yapılan değişikliklerin ardı arkası
kesilmemektedir. Kanımca bu durum hukuk ile
uğraşan ve/veya ekmeğini ondan kazananların
irdelemesi gereken bir oluşumdur. Çünkü
hukuk, zaman zaman toplumun var olan
yapısını kurallar halinde tanımladığı gibi
zaman zamanda toplumun ulaşması istenilen
haline varabilmek yani toplumu yeniden
yapılandırmak için gereken kuralları da
yazılı hale getirmektedir. O halde, AB nin
zorlaması ile yapılan değişiklikler ya da
yapıldığı iddia edilen değişikliklerin bir
kısmı ya yönetilenler tarafından kabul
edilmemekte ya da yönetenler tarafından
uygun bulunmamaktadır. Bu nedenle de sık sık
yasa değişikliğine gereksinim duyulmaktadır.
Böylesi bir tutum son derece sakıncalıdır.
Günlük olarak giydiğimiz giysilerin
kalıplarının modellerini bile, bu denli sık
değiştirdiğimizde aynada kendimizi
garipsediğimiz gibi çevremiz tarafından da
yadırganırız. O halde yasalarımızın uzun
ömürlü olmasına, çıkarıldığı aşamada
toplumun gereksinimlerine cevap verecek
nitelikte bulunmasına özen göstermeliyiz. Bu
özen yasama organı tarafından gösterilmesi
gerekli bir özen olduğu gibi yasaların
hazırlanmasında katkıları bulunan bilim
insanları, Adalet Bakanlığı, ilgili
bakanlıklar bürokratları, TBB ve diğer
meslek odaları tarafından da
gösterilmelidir.
Kişisel kanıma
göre yasa hazırlamasında yapılan en büyük
hata, yasanın hazırlanmasında,
sosyologlara/toplumbilimcilere gereken
görevlerin verilmemesinde ve saha çalışması
yaparak toplanması gereken verilerin
toplanmamasındadır. Bu nedenle, bilim
insanının ve konu ile ilgisi olduğu
düşünülen kişilerin bir araya gelerek kendi
deneylerine ve kişisel yorumlarına dayalı
olarak saptadıkları toplumsal hataları ve bu
hataların giderilmesi için gerek duydukları
kuralları, bir birlerine aktarmaları
sonucunda, vardıkları uzlaşma, yasanın
metninin oluşmasına neden olmaktadır. Bu
metin, en az yasa hazırlayanlar kadar canlı
bir yapıya sahip olan toplumun
düşüncelerinin, istemlerinin yasa metnine
aktarılmasını önlemektedir. Toplum
dediğimizde elbette sayısal çoğunluğu
anlamamaktayız. Çünkü topluma yön veren
yapılar ile sayısal çoğunluk bir birinden
farklı olmaktadır. Sözün kısası, yasa
hazırlarken, sosyologlara, siyaset
bilimcilere kısaca toplum bilimcilere
gereken önem verilmeli, onlar tarafından
saptanacak olan gereksinimler ve ulaşılması
istenilen toplum modeline göre önerilen
çözümler dikkate alınmalıdır.
5237 sayılı TCK
ve 5271 sayılı CMK nın hukukumuza
kazandırdığı söylenilen UZLAŞMA KURUMU 5560
sayılı yasa ile yapılan değişiklikler
nedeniyle önemli değişikliğe uğramıştır.
Bilindiği gibi,5560 sayılı yasa tarafından
gerçekleştirilen değişiklikten önce,
Cumhuriyet Savcıları tarafından yapılan
çalışma ile suçun var olduğu ve bu suçun
soruşturması ve kovuşturması takibe bağlı
suçlardan olduğu saptandığında, C.Savcısı
tarafından, uzlaşma kurumunun uygulanmasına
karar verilmekteydi. Değişiklik bu ilkeyi
aynen korumuştur. Ancak, uzlaşma kurumunun
uygulamasına karar verilmesinden sonra ki
aşamada önemli değişiklikler getirmiştir.
Bunlarda bir
tanesi, uzlaşmanın başlayabilmesi için
şüpheliye sorulması zorunlu olan “suçtan
dolayı sorumluluğunu kabul edip etmediği”
sorusu ve şüpheli tarafından buna verilmesi
gereken “sorumluluğun kabul edildiği ve
suçtan dolayı verilen maddi ve manevi
zararın giderileceği” cevabına gerek
duyulmamasıdır. Kanımca bu olumlu bir
değişikliktir. Her ne kadar, bu soru ve buna
verilecek cevap, bazı hukuk sistemlerinde
kabul edilmiş hatta onarıcı adaletin gereği
olarak belirtilmiş ise de, bizim toplum
yapımıza uygun düşmemekte idi. Her ne kadar
toplum bilimci olmasam da, bu uygulamanın,
çocukluktan beri, hiçbir suçu kabul etmemesi
öğretilen, hatta zaman zaman suçları ya da
hataları anne-baba-komşu tarafından bile
örtülen bir toplumun insanı olarak, bir
suçun sorumluluğunu kabul etmemi benden
kimsenin beklememesi gerektiğini
bilmekteydim. Bu nedenle, uzlaşma konusunda
Ankara Barosunda yapmış olduğum atölye
çalışmalarında ve Ankara Barosu web
sitesinde yayınlanan bu çalışmaya ilişkin
notlarımda da belirttiğim gibi, yasanın
değişiklik öncesinde var olan bu soru,
uzlaşmayı engelleyen bir yapı özelliği
göstermekte idi, kalkması uzlaşmanın
yararına olmuştur. Ayrıca, bu soruya olumlu
cevap verilmiş olması ve uzlaşmanın
sağlanamaması halinde, soruşturma ve
kovuşturma aşamasında C.Savcısı ve hâkime
olumsuz etki yapacağı da bazı düşünürler
tarafından hatta bazı C.Savcısı ve hâkim
tarafından da belirtilmiş bir sakınca idi.
Değişiklik, söz
konusu sorunun, sorulmasını kaldırmış buna
karşılık C.Savcısının, şüpheliye uzlaşma
hakkında bilgi vermesi zorunluluğunu
getirmiştir. Bu da olumlu bir davranıştır.
Böylece şüpheli kendisine önerilen hukuki
uygulama sonucunda elde edeceği hakları ya
da kaybedeceği hakları anlayacak ve alacağı
kararda bilinçli davranacaktır. Her ne kadar
bu bilgiler, şüpheliye kendisine hukuki
yardım sunan avukat tarafından
aktarılabilecek bilgiler ise de, bu
bilgilerin C.Savcısı tarafından aktarılması,
toplumsal yapımız açısından daha olumlu bir
davranıştır.
Değişiklik ile
taraflara uzlaşma isteyip istemediklerine
ilişkin soruların tebliği ve onların
cevaplarının beklenmesine ilişkin kurallarda
da değişiklikler yapılmıştır. Bunlarda
olumlu değişikliklerdir. Ancak, suça ilişkin
soruşturmanın ve kovuşturmanın yapılmasının
şikâyete bağlı olduğu göz ardı edilmiş ve
kanuni temsilciye yapılan tebligatın geçerli
olduğu hüküm altına alınmıştır. Bilindiği
gibi, şikâyete bağlı suçlarda, şikâyetçinin
iradesi önem taşımaktadır, yıllardır süren
uygulama bu yöndedir. Bu nedenle, kısıtlı
kişilerin iradelerinin dikkate alınması
gerektiğine inandığım için bu hükmün MK ve
yerleşmiş Yargıtay kararlarına aykırı
olduğunu düşünmekteyim.
Kanımca yasada
yapılan değişiklik ile uzlaşma yöntemi
kısmen de olsa terk edilmekte ve ADR de bir
başka yöntem olan pazarlık kabul
edilmektedir. Çünkü uzlaşmanın olabilmesi
için, yargıda görevli hâkim ve savcı
dışında, dışarıdan bir uzlaştırmacının görev
alması gerekmektedir. Hâlbuki değişiklik ile
uzlaşmanın öncelikle C.Savcısı tarafından
gerçekleştirilmesi ilkesi benimsenmiştir.
İşte ADR çalışmasının bizzat C.Savcısı
tarafından gerçekleştirilmesi, uzlaşma
yerine pazarlık yönteminin benimsendiğini
ortaya koymaktadır. Eğer C.Savcısı, bu
görevi bizzat gerçekleştirmek istemez ise,
yani pazarlık yöntemini uygulamak istemez
ise barodan bir avukat ismi isteyebileceği
gibi avukat olmayan bir hukukçuyu da
uzlaştırmacı olarak atayabilecektir. Yani bu
kez uzlaşma ilkelerini uygulayacaktır.
Ülkemde yaşayan pek çok insan gibi, benimde
uzlaşma ve benzeri uygulamalardan ötürü
pratiğim bulunmamaktadır. Ancak, iki ayrı
yolun, iki ayrı modelin seçilmesinin doğru
olmadığını hele hele yapılan bu ikili seçime
rağmen uygulanması gereken kuralların ayrıma
tabi tutulmamasının bir hata olduğunu
söylemek zorunda olduğumu düşünmekteyim.
Yoksa pazarlık ya da uzlaşma yöntemlerinin
bir birleri ile olan üstünlüğünü en önemlisi
hangisinin, ülkemin gerçekleri ile
bağdaştığını tartışmak ya da belirtmek benim
altından kalkabileceğim bir çalışma
değildir.
Kanımca,
değişiklik ile oluşturulan bu durumdan
ötürü, öncelikle TBB eleştirilerimi sunmakta
yarar görmekteyim. Bilindiği gibi,
değişiklik öncesinde, uzlaştırmacı görevi,
ancak avukatlar tarafından
gerçekleştirilebilecek bir görev olarak
hüküm altına alınmıştı. Bu nedenle, taraflar
ya birlikte bir avukatın uzlaştırmacı olarak
atanmasına karar verip bunu soruşturmayı
yürüten C.Savcısına bildirmekte ya da
taraflar anlaşamadıkları için soruşturmayı
yürüten C.Savcısı bir isim bildirilmesini
barodan istemekte idi. Bu uygulama,
öncelikle, yargılamada görevli C.Savcısı
dışında bir kişinin uzlaştırmayı
gerçekleştirmesi açısından, pazarlık yöntemi
dışında kalan, uzlaşma yöntemine uygun bir
davranış olması nedeniyle kanımca daha doğru
idi. Üstelik bu yöntem, kanımca onarıcı
adalet diye tanımlanan uygulamaya daha
yatkındır. Çünkü taraflar kendi ortak
iradeleri ile uzlaştırmacıyı
görevlendirmektedirler. Böylece, uzlaşmanın
temelinde yatan, uzlaştırmacıya güven,
sorunu birlikte çözmek, barış halinde yaşama
istemi, bu uygulamada somut olarak
görülmektedir.
Uzlaştırmada,
görevli C.savcısının uzlaştırmacı sıfatı ile
görev alamayacağını belirttikten sonra,
avukat olmayan hukukçu ile ilgili
düşüncelerimi belirtmek isterim. Uzlaşma
kurumu ve bu kurum içinde yer alan
uzlaştırmacının avukat olması diye bir şart
bulunmamaktadır. Çünkü uzlaştırmacının
görevi, ne tarafların haklarını korumak nede
varılan sonucun yasa maddelerine uygun
olmasını sağlamaktır. Uzlaştırmacı,
tarafların görüşmelerinin gerçekleşmesi, bu
görüşmelerden bir sonuç alınması ve
uzlaşması için gayret sarf eder. Bu görevi
nedeni ile birkaç temel kural dışında hukuk
bilmesine gerek yoktur. Onun bilmesi
gereken, uzlaşma toplantılarının yürütülmesi
ile ilgili olan bilgi ve becerilerden
ibarettir. Buna rağmen bizde olduğu gibi
bazı ülkelerde, bu görevin avukatlar
tarafından yapılması hem kural olarak hem de
uygulamada benimsenmiştir. Diğer bir
anlatımla, vazgeçilmez bir şart olmamakla
beraber, uzlaşmanın avukatlardan seçilmesi
ilkesi, mesleğin ekonomik çıkarları
açısından kazanılmış bir hak olmasa bile bir
avantaj idi. Yaşadığımız günlerde, gerek
birey olarak gerek meslek olarak kazanılmış
bir ekonomik avantajın, bir başkası ile hem
de hiç mücadele etmeksizin paylaşılmasına
rıza gösterilmesine aklım ermemektedir.
Ekonomik yararları savunmak eskiden olduğu
gibi ayıp sayılmadığına ve Avukatlık
Yasasına göre bunu sağlamakta meslek
odasının görevi olduğuna göre, bu avantajı
kaybetmiş olmayı hem de bizden kaynaklanan
hatalar nedeniyle kaybetmeyi içime
sindirememekteyim.
Benim kanıma
göre, öncelikle avukatlara verilmesi gereken
uzlaşma kültürünün verilmesi için gereken
çaba barolarca, eğitim kurumlarınca vb
gösterilmemiştir. Yasanın yürürlüğe
girmesinden önce ve sonra bu konuda çalışan
kişiler Yenisey hoca ve birkaç kişi ile
sınırlı kalmıştır. Uzlaşma kültürünün
topluma yayılması için ise hiçbir çaba sarf
edilmemiştir.
TCK ve CMK nın
değişmesi söz konusu olması ile Yargıtay pek
çok davayı sonuca bağlamamış ve
bekletmiştir. Yasa değişince bu davaları
topluca karara çıkarmış ve uzlaşma yönünden
yeniden değerlendirilmesini hükme
bağlamıştır. İlk kez çek yasası ile
uygulamada gördüğüm hala yadırgadığım bir
tutumla TCK ve CMK değişikliğinde de
görüşülmekte olan bir yasaya dayalı olarak
Yargıtay karar vermekten kaçınmıştır.
Unutulmaması gereken bir noktayı görmezden
gelmiş ve TCK ya da MK nın kaç yıldır
değiştirilmesi için çalışıldığını
unutmuştur. Yargının tek dayanağının hüküm
anındaki yasa olduğu gerçeği yerine yasamaya
ve yürütmeye ilişkin bazı kaygıları
benimsemiştir. Bu tutumun sonucu olarak,
yerel mahkemelerde bir anda uzlaşma
kurallarının uygulanması gerektiği
belirtilen pek çok dava oluşmuştur.
Uzlaşma
kurallarının uygulanması gereken pek çok
dava demek pek çok uzlaştırmacı avukata
gereksinim var demek olduğuna göre,
baroların özellikle ilişkilerin daha kopuk
yaşandığı Ankara, İstanbul gibi büyük kent
barolarının bu konuda gereken hazırlıkları
çok önceden sağlaması gerekiyordu. Ancak,
yapılan hazırlık ile ilk anda doğan ihtiyaç
bir birini karşılamadı ve yargının istediği
organizasyon sağlanamadı.
Ayrıca, yerel
mahkemeler, uzlaşma hükümlerini uygulamak
yerine taraflara şikâyetten vazgeçmeyi
önerdi ve eğer uzlaşma olursa şikâyetten
vazgeçmeye göre işlem yaptı. Eğer uzlaşma
istenmiyor ise, bunu zapta geçirmekle
yetindi. Topluma uzlaşma kültürü
verilmediğinden, Yargıtay’dan sadece uzlaşma
açısından bozuk olarak gelen pek çok
dosyada, önceki hükümle mahkûm olmuş
sanıklar bile avukatlarının uyarılarına
rağmen hala beraatlarını talep ettiler ve
uzlaşmaya yanaşmadılar.
Uzlaşma yerine
şikâyetten vazgeçme yöntemi C.Savcılığınca
da benimsendi.
Gerek hâkimler
gerekse C.Savcıları uzlaşma ile daha doğrusu
ADR ile yetkilerinin ellerinden alındığı
kanısına düştüler ve geleneksel bir davranış
modelini seçerek uzlaşmaya karşı çıktılar.
Kanımca TBB ve
barolar, yukarıda saydığım konularda gereken
çalışmaları yapmalı, örneğin C.savcıları ya
da hâkimler tarafından uzlaştırmacı talep
edildiğinde hiçbir aksamaya yer vermeden
gereken görevlendirmeyi hem de uzlaştırmacı
eğitimi almış kişileri görevlendirerek
gerçekleştirmeli idi. Ayrıca, tarafları
temsil eden avukatlara da uzlaşmaya
katılmanın yararları ve uzlaşma boyunca
uygulanması gereken hukuk kurallarına
ilişkin bilgiler verilmeli ve elde edilmesi
gereken beceriler kazandırılmalı idi.
Kısaca, meslek odaları, uzlaştırmayı
başlatacak meslektaşların bilgi ve
becerilerini arttırmalı, uzlaşmanın
başlaması için gereken talebin artmasına
neden olmalı, uzlaştırıcı avukatın seçimini
taraf avukatlarının yapabilmesi için gereken
önlemleri almalı, örneğin uzlaştırmacının öz
geçmişini, eğitimini, uzlaşmada gösterdiği
başarı ya da başarısızlıkları
izleyebileceğimiz listeleri hazırlamalı, en
önemlisi, taraf avukatına bu seçimin kendisi
tarafından gerçekleştirilmesinin, uzlaşma
kültürüne ve tarafların yararına bir
davranış olduğu anlatılabilmeli idi.
Bunların
yapılmamış olması nedeni ile
kaybettiklerimizin bilincinde olmak ve yanı
zararlara yol açmamak bile meslek açısından
olumlu bir davranıştır. Bu nedenle, yeni
düzenlemeye göre, uzlaştırmacılık görevinin
uzlaştırmacı avukatlar dışında, önce bizzat
C.Savcıları tarafından gerçekleştirileceği,
eğer C.Savcıları bu görevi yapmak istemezler
ise, avukat olmayan hukukçuları da
uzlaştırmacı olarak atayacaklarını unutmamak
zorundayız.
Avukat olmayan
hukukçuların bu görevi yerine getirmelerinde
uzlaşma kurumu açısından bir sakınca
bulunmadığı düşüncesindeyim. Hatta bazı
ülkelerde, avukatlık görevi üstlenmemiş
emekli hâkimlerin, savcıların ve noterlerin
bu tür görevlere öncelikle atandıkları
belirtilmektedir.
Ancak, burada, baroya kaydını yaptırmamış,
bu nedenle meslek kuralları ile
sınırlandırılmamış bir rakiple karşı karşıya
kaldığımızı, unutmamalıyız. Avukat olmayan
hukukçu, onurlu davranmayı ilke edinmiş olsa
bile, yaptığı işle ilgili olarak ekonominin
kurallarına göre davranmak zorunda olduğunu
bilmektedir. Bu nedenle, bu kişi, en
azından, reklâm sınırlarına ulaşmasa bile
bir tanıtım çalışması yapacak hatta haksız
rekabet oluşturmayacak şekilde rekabetin
kurallarını da uygulayacaktır. En
basitinden, uzlaştırmacılık yaptığına
ilişkin bir broşür bastırabilecek bunu,
öncelikle C.Savcısı ve hâkimlere bir sonraki
aşamada da ise taraf temsilini
gerçekleştiren avukatlara ulaştıracaktır. Bu
yasalara uygun ve aklın emrettiği gayret
bile, avukat olmayan hukukçu ile avukat
arasında en azından tanıtım açısından bir
farkın doğmasına neden olacaktır.
Kanımca TBB
meslektaşlarımla avukat olmamış hukukçular
arasında doğması kaçınılmaz bu dezavantajı
değerlendirmek ve çözüme kavuşturmak
zorundadır. Çözüm için yasa değişikliği
gibi, aşılması güç bir hedef belirlemek
yerine var olan yasa çerçevesinde nelerin
yapılması gerektiğini tartışmak ve buna göre
çözüm üretmek bence en akılcı yol olacaktır.
Yapılan bu
değişiklik ile tartışma konusu olan bir
husus daha doğrusu dolaylı olarak çözüme
kavuşturulan bir husus olan, diğer
kanunlarda yer alan soruşturulması ve
kovuşturulması şikâyete bağlı suçlarda,
uzlaşma kurumunun uygulanıp
uygulanmayacağına ilişkin soru artık. CMK
nın 253/2 maddesi hükmü ile çözüme
kavuşturulmuştur.
Yasa prensip
olarak soruşturulması ve kovuşturulması
şikâyete bağlı suçları uzlaşma kapsamında
değerlendirmiş olmasına rağmen 253 madde de
yapılan değişiklikle maddenin 3 fıkrasına “
Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete
bağlı olsa bile, etkin pişmanlık hükümlerine
yer verilen suçlar ile cinsel dokunulmazlığa
karşı suçlarda, uzlaştırma yoluna gidilemez”
hükmünü getirerek, bu konuda bir istisna
yaratmıştır.
Yasanın 253
maddesi 4 fıkrası ile adli kolluk
görevlisine görev verilmiştir. Verilen bu
görev konusunda unutulmaması gereken en
önemli husus;253/4 madde ile adli kolluk
görevlisine verilen görevin, sadece
tebligatın yapılması ile ilgili olduğudur.
Bu görevin uzlaşmayı kapsamadığıdır. Bu
açıklamayı yaparken, günümüzde uygulamadan,
bir an önce dönülmesi gerektiğini ve kolluk
görevlileri tarafından yapılan soruşturmada,
tarafların barışarak ya da kolluk
görevlileri tarafından barışmaları
sağlanarak, hiç başvuru yapılmamış gibi
işlem kapatmak yerine, kolluk görevlilerinin
uzlaşmaya hiç karışmaması gerektiğini eğer
taraflar anlaşmış iseler şikâyetten vazgeçme
işleminin yapılması ile yet inilmesi
gerektiğini ve yapılan işlemin C.Savcısı
tarafından kontrolüne olanak verilmesinin
şart olduğunu söylemek gerekmektedir.
Yasanın 255
maddesi failin birden fazla olması halini
düzenlemiştir. Buna karşılık 253/7 maddesi
ise mağdurun birden fazla olması halini
düzenlemiştir. Eğer fail birden fazla ise,
uzlaşmadan yararlanmak isteyen ve uzlaşan
her bir fail için diğer faillerin uzlaşıp
uzlaşmadığına bakılmaksızın uzlaşma
uygulanır hâlbuki mağduru birden fazla
olması halinde tüm mağdurlarla uzlaşmanın
sağlanmış olması gerekir mağdurların her
hangi birinin uzlaşmayı kabul etmemesi
uzlaşmayı uygulanamaz hale getirir
Uzlaşma
prosedürünün başlayabilmesi için, savcılık
tarafından yapılan uzlaşma önerisinin
taraflarca kabul edilmesi gerekir. Uzlaşma
prosedürünün başlaması ile birlikte,
zamanaşımı durur. Yasanın eski halinde de
zamanaşımının duracağı belirtilmiş olmasına
rağmen değişiklik ile bu konu tartışmaya yer
bırakmayacak şekilde hükme bağlanmıştır.
Yeni 253/21 maddesine göre “Şüpheli, mağdur
veya suçtan zarar görenden birine ilk
uzlaşma teklifinde bulunulduğu tarihten
itibaren uzlaştırma girişiminin sonuçsuz
kaldığı ve en geç uzlaştırmacının raporunu
düzenleyerek Cumhuriyet Savcısına verdiği
tarihe kadar dava zamanaşımı ile kovuşturma
koşulu olan dava zamanaşımı işlemez.”
Uzlaşmanın
başlamasından itibaren 30 günlük süre içinde
uzlaşma bitirilmelidir. Zorunlu hallerde
savcılık tarafından bu süreye 20 günlük bir
ek süre verilebilir. Bu süre içinde taraflar
uzlaşmış iseler uzlaşma C.savcısının onayına
sunulur. C.Savcısı “uzlaşmanın tarafların
özgür iradelerine uygun olduğu kanısına
varırsa ve edimin hukuka uygunluğuna karar
verir ise” onaylama yetkisini yerine
getirir. Eğer onaylama yapılmış ise,
soruşturmaya yer olmadığına karar verilir.
Eğer onaylanmamış ise soruşturmaya devam
edilir.
Uzlaşmanın
sonuçsuz kalması halinde yeniden uzlaşmaya
gidilemeyeceği yasa tarafından açıkça
belirtilmiştir. Kanımca, uzlaşmanın savcılık
tarafından onaylanmaması hali de uzlaşmanın
sağlanamaması hallerinden biridir. Bu
durumda da tarafların tekrar uzlaşma
yapmaları mümkün değildir. Buna karşılık
tarafların yıllardır uyguladığımız klasik
yöntemi uygulayarak uzlaşmanın ikiz kardeşi
olan şikâyetten vazgeçme ve Avukatlık
Kanunun 35/a maddesine uygun olarak
hazırlanan sulh ile olayı çözüme
kavuşturmaları olasıdır. Bu yöntemin uzlaşma
yöntemine başvurmadan da uygulanması
olasıdır. Üstelik burada savcılığın onaylama
hakkı bulunmamaktadır.
Değişiklik ile
getirilen yeni maddeye göre tarafların
uzlaşmayı ret etmiş olması halinde, taraflar
en geç iddianamenin hazırlandığı tarihe
kadar uzlaşma tutanağını C.savcısına sunarak
uzlaşma hükümlerinden yararlanabilirler.
Burada da yukarıda belirttiğimiz gibi,
şikâyetten vazgeçme yokunu ve Av.K 35/a
maddesini hatırlatmakta yarar bulunmaktadır.
Daha öncede
söylediğim gibi yasanın bu hale dönüşmesinde
üç faktör rol oynamıştır. Bunlardan biri
savcıların görev alanında daralma oluşması
ve bunun yetki kaybı olarak
değerlendirilmesi, ikincisi, avukatlara
karşı güvensizlik üçüncüsü ise avukatların
hazırlıksız yakalanmasıdır. Hâlbuki bunların
bir kısmı belirli kesimin düşüncesidir. Bir
kısmı ise, Yargıtay dâhil olmak üzere
yargının tamamının yerel mahkemelerin iş
yükünün artmasına neden olmasıdır.
Yasanın gerek
eski hali gerekse yeni hali uzlaşma
toplantılarının gizliliğini ve uzlaşma
toplantılarında yer alan hususların ileride
delil olarak kullanılmaması ilkesini
benimsemiştir. Toplantıları savcı
yöneteceğine göre, sanığın uzlaşma
toplantılarının gizliliğine ilişkin
düşüncelerinin ne olacağını sizlerin
tahminlerinize bırakıyorum. Böylesi bir
durum sanık açısından uzlaşmanın istenmemesi
halini doğuracağı gibi savcıyı da zor
durumda bırakacaktır. Çünkü savcılar bir
birini izleyen iki aşamada, bir birlerine
taban tabana zıt iki ayrı rolü benimsemek
zorunda kalacaklardır.
C.Savcısının
uzlaşma yapısı içinde yer almasına olanak
veren, C.Savcısı ile uzlaştırmacının
görüşmesi, uzlaştırmacının C.Savcısından
talimat alması, Uzlaştırmacının ücretinin
C.Savcısı tarafından takdir edilmesi,
değişiklik ile getirilen ve kanımca kabul
edilmesi mümkün olmayan bir konudur.
Uzlaşma
toplantılarına tarafların bizzat ve/veya
vekil veya müdafi ile katılması zorunludur.
Aksi takdirde uzlaşma olmaz.
Yasanın eski
halinde olduğu gibi uzlaşmanın yapılması
gerektiği halde yapılmamış olduğu kovuşturma
aşamasında anlaşılırsa bu maddeleri
uygulamak mahkemenin ve yargıcın görevidir.
Yapılan
değişiklik ile uzlaşma sonucu verilecek
kararlar için kanun yolunun açık olduğu
hükme bağlamıştır.
ÖZETLE, Yapılan
değişiklik bazı aksaklıkları, boşlukları
gidermiştir. Ancak, savcıları uzlaşmanın
odak noktası haline getirerek, kanımca
uzlaşma kurumunun gelişmesini
engellemiştir.
Yasanın yeni
halinde yer alan uzlaştırmacının avukat
dışında da atanabileceğine ilişkin kuralın
hukuka ve mantığa uygun olduğunu ancak bir
meslek mensubu olarak oluşan bu yeni durum
nedeni ile aleyhimize oluşacak rekabet
koşullarını gidermek için neler yapılması
gerektiğine karar vermek ve hemen uygulamak
zorunda olduğumuzu düşünmekteyim.