Hepimizin defalarca şahit olduğu ya da
yaşayarak gördüğü gibi, asliye hukuk
mahkemelerindeki duruşmalarda tarafların ya
da vekillerinin açıklama istemleri yargıçlar
tarafından “asliye hukuk mahkemelerinde,
yazılı yargılamanın geçerli olduğu, bu
nedenle söylemek istedikleri her hangi bir
şey varsa bunu yazılı olarak vermeleri
gerektiği” gerekçesi ile engellenmektedir.
Hâlbuki HMUK incelendiğimizde, asliye hukuk
mahkemelerinde yazılı yargılamanın geçerli
olduğunu, ancak bunun sınırlı alanlara
hasredildiğini görmekteyiz. HMUK’a göre
yazılı yargılama dava dilekçesi, cevap
dilekçesi, replik ve düblük için geçerlidir.
Bu işlemler dışında HMUK, yargıcın tarafları
bizzat dinlemesini ve onun anlatımına dayalı
olarak somut olayı değerlendirmesini temel
ilke olarak kabul etmiştir. İşte bu temel
ilkeye bağlı kalarak, yasanın emrettiğinin
neler olduğunu, bunlardan hangilerini
uyguladığımızı, uygulamadıklarımızdan ötürü
bizlerin ve toplumun neler kaybettiğini
birlikte değerlendirmek istiyorum.
HMUK’un iki tarafın hak ve vecibeleri ana
başlığını taşıyan beşinci kısmını
incelediğimizde; HMUK 72 maddesi ile hâkimin
bir davayı inceleyebilmesi için, taraflardan
birinin, talebinin gerekli olduğunun, hükme
bağlandığını görmekteyiz. Dava ister hâkim
tarafından resen araştırılması gereken
davalardan isterse taraflarca hazırlanması
gereken davalardan olsun, taraflarca hâkimin
hüküm kurması istenmediği ve bu konuda bir
başvuru olmadığı takdirde hâkimin bir davayı
incelemesi ve hüküm kurması mümkün değildir.
HMUK 79 maddede yer alan “kanunen sarahat
olmadıkça hiç kimse kendi lehine olan davayı
ikameye veya hakkını talebe icbar olunamaz.”
hükmü ile HMUK 72 maddeyi birlikte
değerlendirdiğimizde, özel hukuk alanında
hak aramanın bireylere tanınmış bir özgürlük
olduğunu, bireyin bu hakkını kullanmaya
karar vermesinden sonra, yargıcın görevinin
başladığını görmekteyiz. Diğer bir
anlatımla, taraflar uyuşmazlığı yargıya
götürüp götürmemekte serbest oldukları gibi
bazı uyuşmazlıklarında yargı dışında da
çözüm aramak hakkına sahiptirler. Bilindiği
gibi, HMUK, Avukatlık Kanunu ve bazı
yasalarımıza göre, özel hukuka ilişkin bir
kısım uyuşmazlıklarda, uyuşmazlığın
çıkmasından önce ya da sonra taraflar,
uyuşmazlığın çözümü için devlet yargısının
dışında kişi ve kurumlara başvurmayı
kararlaştırmış olabilirler.
Hangi dava türlerinin istisna hangi dava
türlerinin genel olduğunu hangilerinin
devlet yargı gücünün yargıçları ile
hangilerinin tarafların
seçtikleri/görevlendirdikleri kişilerle
çözümlenebileceğini, bireylerin
tercihlerinin hangi yönde olduğuna ilişkin
görüşlerimi bir başka yazıda sizlere
sunmakta yarar görmekteyim. Ancak, buraya
kadar anlattıklarımdan da anlaşılacağı gibi,
günümüzde hiç olmazsa bazı uyuşmazlıklar
için devlet yargısına başvurmak ve çözümü
yargıçlardan beklemek zorunluluğu
bulunmamaktadır. Bu nedenle, yargıçlar kendi
mesleki geleceklerini düşünmek ve
bireyin/tarafların tercihinin devlet
yargısından, diğer bir anlatımla
yargıçlardan yana olmasını sağlamak
zorundadırlar. Unutulmamalıdır ki tarih
içinde aile, devlet ve pek çok sosyal kurum
yapısal olarak ve içerik olarak değişmiş
hatta ortadan kalkmıştır. Bu nedenle,
yargıçların, sosyal yapıyı dikkate almaları,
onun ihtiyaçlarına çözüm getirmeleri kendi
varlıkları ve gelecekleri açısından
kaçınılmazdır. Kanımca, bu yönde yapılacak
ilk iş, yasama organının yetkilerine saygı
göstermek ve yargıcın verdiği hükmün
temelini oluşturan, kanunların
uygulanmasında, taraflar için gösterilen
titizliğin kendi yargısal faaliyetleri
içinde gösterilmesidir. Kısaca, en azından,
yargıçlar, kanun devleti ilkesini kendileri
açısından da yerine getirmelidir.
Bir kez daha belirtelim ki, yargıcın
uyuşmazlığın çözümünde aktif hale
gelebilmesi için tarafın başvurusu hatta
bazı uyuşmazlık türlerinde yargıççı tercih
etmesi gerekmektedir. Tarafın tercihi ve
başvurusu ile aktif hale gelen yargıç, en
azından kanun devleti ilkesine bağlı
kalarak, emredici hukuk kurallarından olan
“usul hukuku” kurallarını, önce kendi görev
alanı için uygulamak zorundadır. Kanımca, bu
davranış, adil yargılanma hakkının ve bu
hakkın ikiz kardeşi olan adil yargılama
görevinin ilk basamağını oluşturmaktadır.
Bana göre, uyulması zorunlu olan hukuk
kurallarından oluşan usul hukukuna göre,
yargılama faaliyetlerinin ilk aşaması, dava
dilekçesi, cevap dilekçesi, replik ve düplük
dilekçesinin verilmesi aşamasıdır. Asliye
hukuk mahkemelerinde bu aşama yazılı
yargılamaya tabidir (Baki Kuru sayfa 1073
).Bu aşamada yargıç pasif konumda olup HMUK
78/2 maddesi gereği okunamayan ya da
münasebetsiz nitelikte ki evrakı iade eder,
dilekçeleri değerlendirerek bunların esaslı
merasime (HMUK 82) tabi noksanları olup
olmadığını ve kamu düzenine ilişkin
kurallara aykırılığı bulunup bulunmadığını
saptar bunlar hakkında resen işlem yapar.(
Baki Kuru sayfa 1075 vd ).
Yargılamanın ilk aşamasını oluşturan bu
aşamada, HMUK 180 ve 195 maddeleri gereğince
taraflar dava dilekçesi ve cevap dilekçesi
ekinde delillerini belirtmek zorundadırlar.
Söz konusu maddelere göre taraflar, bu
dilekçeleri mahkemeye sunarken, sadece
delillerini belirtmekle yetinmeyip, bu
delillerden ellerinden bulunanı dilekçeye
eklemek ellerinde olmayanların ise nerede
olduklarını belirterek, getirilmelerini
sağlamak için gereken masrafları yatırmak
zorundadır.HMUK185 ve 202 maddelerine göre
iddianın değiştirilmesi ve savunmanın
genişletilmesi yasağı da bu dilekçelerle
başladığına göre, tarafların gerçek
silahları bu dilekçelerdir. Çünkü bu
aşamadan sonra, taraflar, yargıç tarafından
incelenmesini istedikleri maddi vakıaları
yasanın tanıdığı istisnalar hariç olmak
üzere değiştiremeyecekleri gibi bunları
kanıtlamak için yeni delil de
getiremeyeceklerdir. Çünkü HMUK 180 ve 200
maddeleri gereği ilk duruşmadan itibaren
taraflara verilen 10 ar günlük süreler,
delil bildirmek için olmayıp, bildirilen
deliller arasından tarafın elinde olup
mahkemeye sunulmayan delillerin sunulması ya
da nerede olduğu belirtilmeyen veya
dışarıdan istenmesi gereken ve masrafı
verilmeyen bir delilin masrafının verilmesi
için tanınan süredir. HMUK 180 ve 200
maddelerin yazılımı çok açıktır. Böylesi
açıklıkla kaleme alınmış bir maddeyi, bir
başka şekilde yorumlamak ve böylece
taraflara dilekçelerinde yer almayan delil
sunmaları için süre verilmesi olası
değildir. Böyle bir yorum yolu ile bu yönde
işlem yapılması, kanımca, hâkim açısından,
HMUK 573/2 maddesinde belirtilen tazminat
sorumluluğunun hatta bunun yanı sıra, Ceza
Kanununda belirtilen, cezai sorumluluğunun
bile doğmasına neden olmalıdır.
Yukarıda dava ve cevap dilekçesinin
sunulmasının taraflar açısından oluşturduğu
hak ve yükümlülüğü dile getirmiştik. Şimdi
söz konusu dilekçelerin verilmesi ile yargıç
açısından hangi kurallara uyulması
gerektiğini de belirtmekte yarar
bulunmaktadır. Bu dilekçeler ile birlikte
yargıcın davaya bakma görevi başlar ve
yargıç söz konusu dilekçelerde yer alan
tarafların iddia ve müdafaaları ile bağlı
olup bundan başkasına veya bundan fazlasına
hüküm kuramaz (HMUK 74).Kanunla belirtilen
istisnalar hariç olmak üzere, yargıç, iki
taraftan birinin söylemediği şeyi veya iddia
sebeplerini resen dikkate alamaz ve bunları
taraflara hatırlatıcı hal ve hareketlerde
dahi bulunamaz (HMUK 75).Davanın
hazırlanması taraflara yüklenilmiş ise hâkim
tarafların belirttiği maddi olaylarla
sınırlı olarak inceleme yapar ve tarafların
talebi ile bağlı olarak hüküm kurar. Resen
yargıç tarafından hazırlanması gereken
davalar da yargıç araştırmasını r5esen
yapmak hakkına sahip olmakla beraber hükmü
tarafların istemi ile sınırlı olarak kurmak
zorundadır.
Yukarıda HMUK 180 ve 195 maddelerine dayalı
olarak tarafların delillerini dava ve cevap
dilekçesinin ekinde vermek zorunda olduğunu
belirtmiştim, azınlıkta kalan bu fikri
benimsememde rol oynayan unsurlardan birisi
de HMUK 75 maddesidir. Eğer yargıç
tarafların beyanları ile bağlı ise aynı
yargıç tarafların delilleri ile de bağlıdır.
Nasıl onlara maddi olaylarla ilgili olarak,
her hangi bir şeyi hatırlatamaz ise delilide
hatırlatamaz. Bu nedenle, HMUK 180 ve 200
maddelerine dayanak yapılarak verilen delil
bildirme süresi hem maddenin yazılımına
aykırı hem de HMUK 75 maddesi ile
çelişmektedir.
Replik ve düplük dilekçeleri, dava ve cevap
dilekçesinde başlayan iddianın
değiştirilmesi ve savunmanın genişletilmesi
yasaklarına uygun olarak hazırlanmak
zorundadır. Bu nedenle, replik ve düplük
dilekçeleri yeni olayların bildirileceği
dilekçeler olmayıp daha önce verilen
dilekçelerde yer alan maddi olayların
detaylı anlatımına olanak veren dilekçeler
olmalıdır.
Yasanın tanımladığı dört dilekçenin
mahkemeye sunulmasından sonra, yargılamanın
tahkikat aşaması başlar.
HMUK 181 maddesi, tahkikatın nasıl
yapılacağını hükme bağlamıştır. Bu maddeye
göre, tahkikatın muhakeme aşamasından ayrı
yapılması heyet halinde çalışan mahkemeler
için geçerlidir. Eğer mahkeme toplu hâkimle
kurulmuş mahkeme ise ve tahkikatın heyetin
azalarından biri tarafından yapılmasına
karar verilmiş ise, tahkikat, tahkikat
hâkimi olarak görevlendirilen bu hâkim
tarafından gerçekleştirilir. Bunun dışında,
tahkikat hâkimi tayin etmemiş toplu hâkimli
mahkemelerde ve tek hâkimli mahkemelerde
tahkikat ve muhakeme HMUK daki emredici
hükümlere uyulmak koşulu ile tek hâkim ya da
heyet tarafından yapılır. Bu durumda toplu
mahkemeler için bir fark bulunmaktadır, bu
farka göre eğer, toplu mahkemelerde tahkikat
hâkimi tayin edilmemiş ise, HMUK 182, 183,
184, 196, 197, 209, 211 ve 212 maddelerinde
belirtilen görevler toplu mahkemenin reisi
tarafından yerine getirilir.
HMUK 214 maddesine göre tahkikat “davanın
muhakeme ve hüküm için kâfi derecede
tavazzuh etmesi (yani açıklığa kavuşması)”
için yapılan çalışmalardır.
Tahkikata ilişkin HMUK hükümlerini
incelediğimizde, söz konusu hükümlerin,
yapılması gereken işlemleri, sırası ile bir
birini izleyecek şekilde, diğer bir deyimle
işlem akım şemasına uygun olarak hükme
bağlamadığı görülmektedir. Kanımca,
hükümlerin işlem akım şemasına uygun olarak
sıralanmış olması uygulayıcı açısından
kolaylık olduğu gibi yıllardır
uygulanmasında değişik problemler
yaşadığımız HMUK'un kanuna uygun olarak
uygulanmasını sağlayacak bir neden olabilir.
Bu nedenle yapılması düşünülen değişiklikte
buna uyulmasını umut etmekteyim.
Yargıç, taraf dilekçelerinin verilmesinden
ya da bunların verilmesi için gereken
zamanın geçmesinden sonra, davanın muhakeme
ve hüküm için yeterli açıklığa kavuşup
kavuşmadığını anlamak için, gereken
incelemeyi yapar. Yapmış olduğu bu
incelemede, davanın muhakeme ve hüküm için
yeterli aydınlığa kavuştuğuna karar verirse,
HMUK 214 maddesi gereği taraflara tahkikatın
bittiğini bildirir, eğer aksi kanıda ise,
davanın muhakeme ve hüküm için yeterli
aydınlığa kavuşması için tahkikata ilişkin
hükümleri uygular. Yargıç yerine getirmekle
yükümlü olduğu bu yasal görevleri
gerçekleştirirken tarafların varlığına
gereksinimi olmadığı için duruşma yapmak
zorunda değildir. Hatta duruşma yapması
gereksiz bir işlemdir. Çünkü bu aşamada
yargıç, dosyayı incelemek ve dosyanın
muhakeme yapmak ve hüküm kurmak için yeterli
bilgileri ve delilleri kapsayıp
kapsamadığını saptamak zorundadır. Yani
yargıcın gerçekleştirdiği bu çalışma kişisel
bir çalışmadır. Bu paragrafta yer alan
bilgileri özetlersek; ya yargıç tahkikatın
bittiğine karar verip bunu taraflara
bildirir ve muhakeme ve hüküm aşamasının
başlaması için gereken işlemleri
gerçekleştirir ya da HMUK 214/2 maddesi
hükmü gereği, tahkikatı tamamlayabilmek için
“iki tarafı davet ve noksan gördüğü
hususları istizah eder.”.
Mustafa Nihat Özön tarafından hazırlanan
Osmanlıca –Türkçe sözlüğe göre istizah “bir
işin açık söylenmesini isteme. Açıklama
isteme”, aynı sözlüğe göre isticvap, “sorup,
karşılık almak” anlamına gelmektedir. Bu
durumda kanunun tahkikata ilişkin 213 vd
maddelerinde kullanmış olduğu beyan, istizah
ve isticvap sözcükleri birbirine son derece
yakın anlamlar taşımaktadır. HMUK tahkikata
ilişkin hükümleri bir işlem akım şeması
düzeninde hazırlanmamış olduğuna göre, olayı
yorumla çözmek zorunluluğu doğmaktadır.
Kanımca, HMUK 214/2 de belirtilen istizah
ile yargıç dava dosyasını incelemesinin
sonucunda, dosyada yeterli aydınlığa
kavuşmadığına inandığı hususlar için
taraflar açısından yapmakla yükümlü olduğu
sorgulamayı anlatmak için kullanılmıştır.
HMUK 214/2 deki sorgulamada bir zorunluluk
bulunmaktadır. Hâlbuki 213 maddede yer alan
beyan, yargıç açısından bir zorunluluk
taşımamaktadır. Burada hükme bağlanan beyan
alma işleminde yargıca tanınmış bir takdir
hakkı bulunmaktadır. Bu nedenle de istizaha
göre daha yumuşak olan beyan sözcüğü tercih
edilmiştir. İsticvap ile kastedilen HMUK 230
vd maddelerinde yer alan gerek
gerçekleştirilmesi gerekse sonuçları
bakımından daha katı hükümlere bağlı, daha
teknik bir sorgulama yöntemidir. Beyan ve
istizah yargıç tarafından gerçekleştirilen
işlemler olmasına rağmen isticvap taraf
isteği ile de gerçekleştirile bilinir.
İsticvapta verilen cevap ya da cevap
vermekten kaçınmanın sonuçları yasada
belirtilmiştir. Yasaya göre isticvapta elde
edilen cevap ya da suskunlukla bir maddi
olay çözüme kavuşturulur. İsticvapta elde
edilen sonucun yargıç tarafından
yorumlanması söz konusu değildir. Maddi
olaylar için net sonuç sağlar.Buraya kadar
yapılan açıklamalar ışığında,istizahın
yapılmasının zorunlu bir işlem
olduğunu,beyan ve isticvabın yapılmasının
hâkimin takdirine dayalı olduğunu, önceliğin
zorunluluk nedeni ile istizahta
bulunduğunu,beyan ve isticvabın
sıralamasının yargılamanın gereğine göre
yargıç tarafından belirleneceğini söylemek
isterim.
Bu anlatıma göre, tahkikat aşamasında
istizah sözlü yargılamanın zorunlu
unsurudur. Eğer tahkikat açılmış ise, yargıç
sözlü yargılamanın bu bölümünü yapmakla
zorunludur.
Uygulamada, ilk duruşmada ”taraflar geldi,
dilekçelerini tekrar ettiklerini söylediler”
diye gerçekleştirilen aşama kanımca HMUK 214
maddesinin uygulandığını göstermek için
yapılmaktadır. Doğru bir davranış değildir.
Tahkikat aşamasında, yargıç, istizah, beyan
ve isticvap yardımı ile davada muhakeme
yapabilecek hüküm kurabilecek kadar
aydınlığa kavuştuğuna kani olduğunda, HMUK
216 maddesi hükmü gereği maddi olaylar
açısından tarafların uyuştukları ve
uyuşmadıkları noktaları saptar ve taraflara
bildirir. Bu konuda gereken titizliğin
gösterilmesi gerekmektedir. Çünkü
yargılamanın sonunda verilmesi gereken
hükmün daha doğrusu gerekçeli kararın nasıl
olacağını içeriğinin nelerden oluşacağını
hükme bağlayan HMUK 388 maddesine göre bu
husus aynı zamanda gerekçeli kararın da bir
parçasıdır. Bu nedenle, yargıcın kararının
eleştirilmesi, itiraz ya da temyiz edilmesi
vb olaylarda yargıcın yokluğunda onu
savunabilecek silahlardan biri olma
özelliğini gösteren bu yazılım yargıcın hem
kendi kendini denetlemesini hem de toplum
tarafından denetlenmesini sağlayacak
niteliktedir.
Yapılan bu saptama ile birlikte ispata gerek
duyulan maddi vakıalar da ortaya çıkmış
olmaktadır. Tarafların uyuştukları olaylar
açısından ispata ve bu nedenle delile gerek
yoktur. İspat uyuşulamayan olaylarla
ilgilidir. Uyuşulamayan olayların ispatı MK
6 maddesi hükümleri ve HMUK’un delillere
ilişkin hükümleri dikkate alınarak
gerçekleştirilir.
HMUK 217/2 maddesine göre, yargıç bu aşamada
“Davanın ispatı için delil ikamesi lazım ise
bunları tafsilen yekdiğerine tebliğ etmek
üzere iki tarafa münasip bir mühlet
verir.”.Kanımca bu hüküm, taraflarca
hazırlanması gereken davalar açısından,
HMUK’un diğer hükümleri ile çelişmektedir ve
gene kişisel kanıma göre bu madde olsa olsa
yargıç’ın resen hazırlamakla yükümlü olduğu
davalar için geçerlidir. Yargıcın ya da
yargı organının davada adalet duygusu vb
nedenlerle taraf yükümlülüğünde olan ve dava
ve cevap dilekçesi ile sunulması hüküm
altına alınan bir konuda yasama organının
iradesi dışında bir tutum benimsemesi yetki
gaspı olarak yorumlanması gereken bir
davranıştır. Ayrıca, yargıca böyle bir
hakkın verilmiş olması, yukarıda değinmiş
olduğumuz HMUK 72 ve 79 maddeleri ile
çelişki yaratmaktadır.
Bir an için, bu çelişkinin HMUK 180 ve 200
maddelerinde yapılan değişiklikten
kaynaklandığını düşünmek istesek bile bunun
doğru olmadığı söz konusu maddelerin eski
halinin HMUK’un bütünü ile birlikte
değerlendirilmesinde ortaya çıkmaktadır.
Çünkü değişiklikten önceki 180 madde “Müddei
davasını izah ve ispat için arzuhaline icap
eden evrakı raptedebilir ve bu evrakın
nelerden ibaret olduğu arzuhalde yazılmak ve
birlikte mahkeme kalemine verilmek lazımdır.
İşbu evrak verilmemiş ise müddeialeyhin
talebi ile hâkim evrakın ibrazını müddeiye
emreder.”hükmünü içermekte idi. Bu nedenle
bana göre maddenin eski ve yeni hali
arasında uygulama açısından bir fark yoktur.
Her ikisinde de davacı delillerini dava
dilekçesi ile bildirmek ve elinde olanları
dilekçesine eklemek zorundadır. Hatta
kanımca maddenin eski hali, uygulamacı
olarak bizlere/avukatlara daha uygundu,
çünkü maddenin eski halinde, yasanın aradığı
delilleri ekleme yükümlülüğünün davacı
tarafından yerine getirilmemesi halinde
davalının talebi ile bu eksikliğin yargıç
tarafından tamamlattırılması emredilmekte ve
avukata aktiflik tanınmakta idi. Aynı durum
eski HMUK 200 içinde geçerli idi.
Tahkikat hâkimi, tarafların uyuştukları ve
uyuşamadıkları maddi vakıaları saptadıktan
ve tarafların delil sunma işlemlerini
tamamlamasından sonra, HMUK 218 maddesi
uyarınca, hangi delilleri kabul ettiğini
hangilerini kabul etmediğini, gerekçeli bir
şekilde karara bağlar. Yargıcın bu yöndeki
çalışması aşamasında yargıcın resen vereceği
kararla ya da tarafların talebi ile vereceği
kararla bu değerlendirmeye taraflarda
katılabilir. Tarafların katılmasına karar
verildiğinde, yargıç murafaa için tarafları
davet eder. Murafaa sözcüğü murafilerin yani
murafaaya katılanların sözlü anlatımlar yolu
ile bir fikri anlattıkları ya da
savundukları evre olarak anlaşılmaktadır ve
bugünkü dilde karşılığı duruşmadır. Bugünkü
dilde karşılığının duruşma olmasına aldanıp
ta dur eylemi için tarafların bulunduğunu
zannetmek dil açısından hatalı bir davranış
olur. TDK Türkçe sözlüğüne (4.bası)
baktığımızda, ”durmak” sözcüğünün bir
anlamının “bir yerde olmak” olarak kabul
edildiğini görmekteyiz. Usul hukukunda
kullanılan “duruşma” sözcüğü yargılamanın
yapıldığı yerde olmak olarak kabul edilmeli
ve pasifliği ifade eden durma ile
karıştırılmamalıdır. Özellikle yargıçlar ve
avukatlar tarafından, avukatlar salona
geldiler, duruyorlar olarak kabul
edilmemeli, birlikte bir aktiviteyi
gerçekleştirmek için bir araya gelinmesi
olarak kabul edilmelidir. Burada
anlatılanlardan açıkça anlaşıldığı gibi,
HMUK 218 maddesi ile ilgili çalışmaya taraf
katıldığında bu çalışma yargılamanın SÖZLÜ
aşamalarından birinin yerine getirilmesidir.
Tahkikat hâkimi bu çalışmayı tamamladıktan
sonra, HMUK 375 maddesi hükmünde
belirtildiği gibi tahkikatın bittiğini
tefhim yolu ile taraflara bildirir ve
dosyayı heyete sunar. Ancak eğer tarafların
talebi varsa, tarafların “neticei
müddealarını mübeyyin (iddialarının sonucunu
belirten)birer layiha verebilmeleri için bir
müddet tayin eder.”.ve dosyayı heyete
sunarken, tarafların vermiş oldukları
dilekçeleri de dosyaya ekler. HMUK özünde
toplu mahkemelere göre oluşturulmuş bir
yasadır. Ancak uygulamada tek hâkimli
mahkemeler ağırlıktadır ve asliye hukuk
mahkemeleri genelde tek hâkimli
mahkemelerdir. Bu nedenle, dosyanın heyete
sunulmasını, dosyanın muhakeme aşaması
başladı olarak algılamak daha doğru
olacaktır. Kanımca tarafların bu aşamada
vermiş oldukları dilekçe, uygulamada “esas
hakkındaki beyanlar dilekçesi” dediğimiz
dilekçedir. Ancak, bu dilekçenin mahkemeye
sunulduğu zaman yanlış uygulanmaktadır.
Uygulamada bu dilekçe muhakeme aşamasının
bitmesinden sonra sunulmaktadır. Hâlbuki
kanununa göre tahkikatın bitmesinden sonra
sunulmalıdır. Uygulamada sunulma zamanı
değiştirilmiştir çünkü tahkikatın temelini
oluşturan HMUK 376 ve 377 maddelerde
emredilen ŞİFAİ/SÖZLÜ MUHAKEME genelde
yapılmamakta ve yasaya aykırı olarak
oluşturulan asliye hukuk mahkemelerindeki
yargılama yazılı muhakemedir gerekçesi ile
HMUK 376 maddesinin açık hükmü nedeniyle
yargıca görev olarak verilen tarafları
İKİŞER DEFA DİNLEMEK görevinden
kaçılmaktadır.
HMUK 375 vd maddelerinde düzenlenen muhakeme
aşamasında yargıcın esas görevi, HMUK 377
maddenin yollaması ile 376 maddenin hükme
bağladığı şekilde, tarafların sözlü
anlatımlarını dinlemektir. Bu husus HMUK 381
de vurgulanmış ve mahkeme hazır olan tarafın
iddia ve savunmalarını dinledikten sonra
yargılamanın sona erdiğini bildirerek
kararını tefhim edeceği bildirilmiştir. HMUK
377 ve 381 uyum içinde olup tarafların sözlü
savunmalarının alınmasını hem de iki kez
alınmasını emretmektedir.
Muhakeme aşamasında muhakemeyi yapan yargıç
ya da heyet HMUK 378 ve 379 maddelerinin
verdiği yetki ile tahkikat aşamasında
yapılan işlemleri yeniden yapabilir, tanık
dinleyebilir, bilirkişi incelemesi
yaptırabilir hatta davanın yeni delillerle
ispat edilmesine karar verebilir. Muhakeme
aşamasında yargıca verilen yeniden delil
isteme yetkisine karşı olduğumu, taraflarca
hazırlanması gereken davalarda yargıcın
taraflara yardımı niteliğini taşıyan böyle
bir davranışı yargıçlık mesleği ile
bağdaştırmadığımı ve HMUK’un diğer maddeleri
ile çelişki taşıdığına inandığımı belirtmek
isterim.
Adım adım izlediğimiz gibi, HMUK’a göre
asliye hukuk mahkemelerindeki yargılama
ağırlıklı olarak sözlü yargılamadır,
verilmesi gerekli dört dilekçenin yazılı
verilmesi koşulundan yola çıkarak bu
yargılamanın adını ve niteliğini değiştirmek
doğru bir davranış değildir. Üstelik sözlü
yargılama aşaması yargıcın yargılamaya aktif
olarak katıldığı aşamada yer almaktadır.
Diğer bir anlatımla, hüküm kurmakla görevli
kişinin hakkında hüküm kurulan kişiyi
tanıması için tanınmış bir olanaktır.
İşlerin yoğunluğu, personelin sayısal açıdan
yetersizliği vb nedenler, usul hukukunun
keyfi uygulanmasına neden olamaz. Bu
keyfilik öyle bir aşamaya gelmiştir ki, ne
kadar avukat ne kadar yargıç varsa o kadar
usul hukuku türemiştir. Hatta akademisyenler
bile zaman zaman kanunun emrettiği ile
uygulama arasındaki farklılığa değinmiş
ancak uygulamanın görüşüne katılmıştır.
Yasamanın yetkilerini gasp edecek böylesi
bir davranışı hoş görmek mümkün değildir.
Eğer bir yanlış varsa bilim insanı bu
yanlışı saptar ve kendi doğruları içinde
düzeltilmesi için gereken çabayı gösterir
yoksa yetki gaspını hoş göremez, uygulamanın
yanlış yönlenmesine katkı yapamaz. Üstelik
yeri gelmiş iken söylemek istediğim bir
başka gerçeği de burada söylemek isterim. Bu
gerçeğe göre, Adalet Bakanlığı’nın yapmış
olduğu yargıçlık sınavında devlet
üniversitelerinin başarı oranının yüzde 16
vakıf üniversitelerinin başarı oranının
binde 16 olduğu basında yer aldı. Hukuk
Fakültesi mezunlarındaki bu başarı oranı,
bilim insanının ilk önce düşünmesi gereken
husustur. Çünkü bu ülke insanının
vergilerinden ödenen para ile maaşını alan
bu kişilere, en değerli varlığımız olan
öğrenciler/evlatlarımız teslim edilmiştir.
Bilim insanının ilk görevi kendisine teslim
edilen, hatta emanet edilen bu öğrencileri
emanete yakışır şekilde korumaktır onları
yetiştirmektir. Bu görevi yerine getirdikten
sonra, yapması zorunlu olan eleştiri
görevlerini yapsalar daha doğru olur.
Avukatlık staj sınavının kalkmasından ötürü
sevinmek bilim insanının yetiştirdiği
öğrencinin başarısından çekinmekten başka
anlama gelmeyeceğini bile bile bu yolu
tercih etmek de birincil görevin
unutulmasından başka anlama gelmeyeceği
kanısındayım. Bunu burada bırakıp konumuza
dönelim.
HMUK’un yanlış uygulanmasının bizler
açısından sonuçlarını değerlendirmekte yarar
bulunmaktadır.
Etik kurallara uymakla yükümlü olsak da
mesleki faaliyetin sonucunda para kazanmamız
gerekmektedir. Bu nedenle, etik kuralların
önlemediği alanlarda, diğer
meslektaşlarımızdan üstün olduğumuzu, vekil
edenlere göstermek zorundayız. Kısaca adına
müvekkil dediğimiz müşteri grubuna mesleğin
etik kurallarına aykırı gelmemek şartı ile
(Üstelik benim kişisel kanıma göre bu etik
kuralların pek çoğu uygulanamaz hale gelmiş
sadece baroya saygılı kişilerce ve onların
kişisel özverisi ile uygulanır duruma düşmüş
bunun sonucu olarak da etik yerine parasal
çıkarlarını koruyanların yararına bir
durumun doğmasına neden olunmuştur.)satışa
sunduğumuz hizmetin en iyisi olduğunu
anlatmak gerekmektedir. Yasalara aykırı
olmadığı müddetçe, vekil edenin
beklentilerini de karşılamakta
gerekmektedir. Onların beklentilerinin
başında, yargıca, maddi vakıaları bizzat
anlatmak gelmektedir. Hatta sırf bunu
gerçekleştirebilmek için, taraflarca tanıdık
arandığı bilinen bir gerçektir. Bu arama
sırasında bazı profesyonellere rastlandığı,
bu profesyoneller tarafından söylenen
yalanlarla, vatandaşın kandırıldığı buna
karşılık yargıçların haksız yere suçlandığı
da bilinenler arasındadır. O halde, yasaya
uygun ve iyi niyetli bir istemin
gerçekleşmesi için HMUK maddesinin
uygulanmasını talep etmek ekonomik yararımız
açısından önemlidir. Muhakeme aşamasında
yasanın tanımış olduğu sözlü savunmayı
sağlayarak, vekil edenin güvenini sağlamakla
beraber yasanın vermiş olduğu bir hakkı
kullanarak avantajlı duruma geçmek elbette
istenilen bir sonuçtur. Bunları uzatmak
olasıdır ve her biri mesleğin hem onursal
hem de ekonomik yararınadır. Ancak burada
kesmekte de yarar bulunmaktadır.
Olayı yargıç açısından değerlendirdiğimizde
ise, bu sistemin bu şekilde çalışmasının
onlara da yarar sağlamadığını görmekteyiz.
Yukarıda da söylediğimiz gibi, vatandaş bazı
uyuşmazlıklarda yargı organı dışında çözüm
aramak hakkına sahiptir. Yargının uyguladığı
yöntem tarafların beklentilerine cevap
vermiyor ise taraflar beklentilerini
karşılayacak olan alternatif yöntemi seçmeye
başlayacaktır. Bu ise, yargının görev
alanının ufalmasına yol açacaktır. Görev
alanındaki bu sınırlama görevin itibarını
hatta ekonomik girdilerini bile
etkileyebilir.
Kısaca, HMUK’un yasaya uygun olarak
uygulanması vatandaşın beklentilerine cevap
verecek nitelikte bir davranış olacağı gibi
gerek yargıçlık gerekse avukatlık mesleğinin
hem onursal hem de ekonomik çıkarı açısından
daha uygun olacaktır.
Bu arada her somut olay için, değişik
kanunlarımızda değişik adlar (örneğin
Avukatlık Kanunu 35/A) ile yer alan ADR
türlerini ya da tahkimi uygulayıp
uygulayamayacağımızı, uygulamamız halinde
vekil edenin ve bizim ekonomik ve de
zamansal yararımızın ne olacağını da
değerlendirmek zorundayız. Hatta bu
sistemlerin işler hale gelebilmesi için
yapılması gerekenleri de saptayarak onları
hayata geçirmekte yarar bulunmaktadır.
Yeni adli yılda dostluğun, güler yüzün,
güvenin, başarının kısaca tüm iyi şeylerin
sizlerle olmasını dilerim.