Başlıkta yer alan konuya değinmeden evvel,
bir sıkıntımı, bir düşüncemi sizlerle
paylaşmanın zorunluluğuna inanmaktayım. Bu
nedenle aşağıdaki ilk paragrafı yazmak
gereğini duydum.
Anayasal yapımıza göre
Türkiye’mde kuvvetler ayrımı
uygulanmaktadır. Bu nedenle yasama, yargı ve
yürütme birbirinden ayrı kuvvetleri
oluşturmaktadır. Ancak, zaman zaman
yürütmenin, zaman zamanda yargının,
yasamanın yetkilerini kendi yetkileri gibi
kullandığını görmekteyim. Özellikle kendi
yetkilerine yapılacak müdahalelerde titiz
olan yargının, böylesi bir davranışta
bulunmasını, belki kendimin de bir yargı
mensubu olması nedeniyle içime
sindiremiyorum. Gerek bireysel
ilişkilerimizde gerekse toplumsal
ilişkilerimizde, kendimize saygı duyulmasını
istemenin ilk ve temel koşulunun, bizim
karşı tarafa saygı duymamız olduğu inancında
olduğum için, yasama organının yetkilerine
karşı oluşturulan yetki gaspını, benim
tarafımdan, kendime karşı oluşturulmuş bir
saygısızlık olarak görmekteyim. Eğer siz de
benimle aynı düşünceyi paylaşıyor iseniz,
aşağıdaki açıklamalarımın anlamının sizin
için de daha farklı olacağını düşünmekteyim.
Gelelim ana konuya;
Ticaret Kanununun anonim şirketleri
düzenleyen maddeleri arasında yer alan ve
“pay sahiplerinin sayısının düşmesi veya
organların eksikliği” başlığını taşıyan TTK
435/1 maddesi “.Şirketin tescilinden sonra
hakiki pay sahiplerinin sayısı beşten
aşağıya düşer veya şirketin kanunen lüzumlu
organlarından biri mevcut olmaz yahut umumi
heyet toplanamazsa, pay sahiplerinden veya
şirket alacaklılarından birinin yahut
Ticaret Vekâletinin talebi üzerine, mahkeme
şirketin durumunu kanuna uygun hale ifrağ
için münasip bir müddet tayin eder ve buna
rağmen durum düzeltilmezse şirketin feshine
karar verir” hükmünü içermektedir. Bu hükme
göre;
— hakiki pay sahiplerinin sayısı beşten
aşağı düşerse
— Kanunen lüzumlu organlarından biri mevcut
olmaz ise
— Umumi heyet toplanamaz ise
Pay sahiplerinden ya da şirket
alacaklılarından birinin veya Sanayi ve
Ticaret Bakanlığının davacı sıfatını
taşıdığı bir dava ile mahkemeye başvurması
gerekmekte olup mahkeme bu başvuru üzerine;
— Önce şirket tüzel kişiliğine verilen uygun
bir süre ile yasaya uygun hale gelinmesini
emreder,
— Daha sonra, yani verilmiş olan sürenin
bitiminde ve AYNI DAVA İÇİNDE durumu bir kez
daha değerlendirir ve eğer şirket yapısı
yasaya uygun hale gelmiş ise şirketin
devamına eğer şirket yapısı uygun hale
gelmemiş ise şirketin feshine karar verir.
Yasa hükmünün buraya kadar olan bölümünün
uygulanmasında, uygulamada ve öğretide görüş
birliği bulunmaktadır. Zaman zaman hatalı
kararlar verilmeye devam ediliyor olsa da,
en azından Yargıtay denetiminde bu hatalı
kararların düzeltilmesi yapılmakta ve görüş
birliğine uygun, uygulama sağlanmaktadır.
Problem söz konusu maddenin ikinci
fıkrasının uygulanması aşamasında
doğmaktadır. İkinci fıkraya göre “Davanın
açılmasını müteakip mahkeme, taraflardan
birinin talebi üzerine lüzumlu tedbirleri
alabilir.” İşte sorun yasa koyucunun,
yargılamayı yapan yargıcın takdirine
bıraktığı “lüzumlu tedbirleri almak”
yolundaki kararının neleri kapsayıp neleri
kapsamadığı ve bu tedbirleri bizzat alıp
alamayacağı noktasında toplanmaktadır.
Uygulamada lüzumlu tedbirler kapsamına
genelde “kayyum atama” kararı girmektedir ve
yerleşmiş Yargıtay kararlarına göre kayyum
atamakla görevli mahkeme ise TTK md. 435’e
dayalı olarak davayı görmekte olan Asliye
Ticaret Mahkemesidir. Uygulamada tereddütsüz
bir şekilde bu konudaki Yargıtay kararlarına
uyum gösterilmektedir. Kanımca uygulamanın
hatası bu noktada oluşmaktadır. Bu nedenle,
konuyu kendi görüş açıma göre
değerlendirmekte yarar görmekteyim.
Türk Hukuk Sisteminde, Medeni Kanun’da (MK
396 vd. maddeleri) yer alacak şekilde,
vesayet daireleri adı altında bir kurum
oluşturulmuştur. Oluşturulan bu kurum içinde
vesayet daireleri adı altında Sulh hukuk ve
Asliye hukuk Mahkemelerine görev
verilmiştir. Kanun her iki mahkemenin de
yapabileceği işleri tek tek saymıştır ve bu
cümleden olmak üzere Asliye hukuk
Mahkemelerine, vesayet makamı olarak görev
yapan sulh hukuk mahkemelerinin denetim
görevi de verilmiştir (MK md397). Bu nedenle
asliye hukuk mahkemelerine denetim makamı da
denmektedir. Asliye hukuk mahkemeleri sulh
hukuk mahkemelerinin kararlarını denetlediği
gibi itirazlar üzerine gereken incelemeleri
de yapmaktadır.
MK’nın 403/2 maddesine baktığımızda “kayyum,
belirli işleri görmek veya malvarlığını
yönetmek için atanır” hükmünün yer aldığını
görmekteyiz. MK md. 427 ise hangi hallerde
kayyum atanacağını hükme bağlarken bu
atamanın vesayet makamı tarafından yani Sulh
Hukuk Mahkemesi gerçekleştirileceğini
belirtmektedir.
MK md. 427/4, TTK’nın 435. maddesi ile
paralellik göstermektedir. MK’ya göre de
“bir tüzel kişi gerekli organlardan yoksun
kalmış ve yönetim başka yoldan
sağlanamamışsa” bu tüzel kişiye vesayet
makamı tarafından kayyum atanır.
TTK md. 435’te yer alan hükümde lüzumlu
tedbirlerin neler olduğu ve kimin tarafından
bu tedbirlerin alınacağı belirtilmemiş
olmamasına rağmen MK md. 427/4’te organ
boşluğu halinde özellikle yönetim bir başka
şekilde sağlanamıyorsa kayyum atanmasının
tedbir olarak uygulanması gerektiği hüküm
altına alınmıştır.
TTK md. 1’e baktığımızda ise “Türk Ticaret
Kanunu, Türk Medeni Kanunu’nun ayrılmaz bir
cüz’ü dür” hükmünün yer aldığı görülecektir.
Bu hüküm ve MK’nın yazılımındaki açıklık
nedeniyle, MK’daki hükümlerin uygulanmasının
Ticaret Kanunu hükümlerinin uygulanması
sırasında öncelikle dikkate alınması
gerektiği ve uygulamacıların her iki yasa
arasındaki temel kanun ve cüz’ü ilkesini de
göz önüne almakla görevli olduğunu
düşünmekteyim.
Bu görüş doğrultusunda, YMK’nın gerekçesine
baktığımızda, EMK’nın md. 377’de yer alan
“bir cemiyetin veya tesisin” sözcükleri
yerine YMK md. 427/4’te “bir tüzel kişi”
sözcüklerinin tercih edildiğini böylece eski
Medeni Kanun dönemindeki yanlış uygulamayı
ortadan kaldırmayı amaçladığının
belirtildiği görülmektedir. Diğer bir
anlatımla yasa koyucu eski medeni kanunda
ticaret şirketlerinin eski MK md. 377
kapsamı dışında tutulmasını doğru bulmamış
ve YMK’yı kabul ederken tartışmaya yer
vermeksizin ticaret kanununa tabi tüzel
kişilerin de yeni MK 427/4’ün kapsamında
olduğunu ifade etmiştir.
Tüm bunlara rağmen gerek eski
MK gerekse YMK döneminde TTK md. 435.
maddesi hükmü doğrultusunda kayyum atamaya
ve bu kayyumun da asliye ticaret mahkemesi
tarafından atanmasını hükme bağlayan
Yargıtay kararlarını anlamak mümkün
değildir. Birbirinin aynı olan Yargıtay 11.
HD’ sine ait söz konusu kararlardan bir
tanesine incelediğimizde, örneğin 10.06.2988
gün ve 1988/65 E 1988/3848 K sayılı kararını
incelediğimizde, bu kararında “Bir ticari
şirkete kayyum tayini hakkında MK'nun kayyum
tayini ile ilgili hükümlerinin
uygulanacağına dair TTK’nun 138 maddesinde
açık bir hüküm bulunmamaktadır. Ne var ki,
bu şekilde bir ihtiyacın duyulması halinde
TTK’nun 1 maddesi hükmü de dikkate alınarak
Türk Medeni Kanununun konu ile ilgili
hükümleri uygun düştüğü nispette ticari
şirketlere de kıyas yolu ile uygulanması
gerektiğinin kabulü zorunludur. Ancak, kıyas
yolu ile uygulamada HUMK’nun 8/III. maddesi
yollaması ile MK’nun 376 ve müteakip
maddelerinde ticari şirketlere kayyım
tayininin sulh mahkemesince yapılacağına
dair açık bir hüküm bulunmadığından bu tür
davaların işin özelliği de dikkate alınarak
Asliye Ticaret Mahkemelerinde incelenip
sonuçlandırılması gerekir Dairemizin
kökleşmiş içtihatları da bu yoldadır
(Yargıtay 11 HD nin 5.7.1983 gün ve
1983/3378–3517 ve 14.11.1984 gün ve
1984/4833–5525 sayılı kararları). Konu
göreve ilişkin bulunmakla bu hususun
mahkemelerce re’sen dikkate alınması
gerekir.”dendiği görülmektedir.
Karardan açıkça anlaşılacağı gibi Yargıtay
“işin özelliğini” dikkate almış ve
şirketlerden kaynaklanan uyuşmazlıklarda
kayyum ataması yapılacaksa bunun Asliye
Ticaret Mahkemelerince yapılması gerektiğine
karar vermiştir. Ancak Yargıtay bu kararında
“işin özelliği” nden ne anladığını
açıklamamıştır. Kanımca, Yargıtay, Tanzimat
döneminden bu yana gelen mantık yapısı ile
tacirin ve ticari davanın ancak özel
yargılamaya konu olabileceğini düşünmüş ve
bu kararı vermiştir.
Kararda yer alan yasa maddelerini tek tek
irdeler isek, karar öncelikle TTK 138
maddesinde bir açıklık olmadığını
belirtmektedir. Hâlbuki TTK 138 de bir
açıklık aramanın bir anlamı bulunmamaktadır.
Çünkü bu madde, MK tüzel kişilere ilişkin
hükümleri ile Borçlar Kanununun adi şirkete
ilişkin hükümlerinin TTK da yer alan
şirketler içinde uygulanacağını hükme
bağlamaktadır. Bundan daha genel olan TTK 1
maddesi hükmüne göre Türk Ticaret Kanunu,
Türk Medeni Kanununun ayrılmaz bir cüzidir.
Kabaca ifade etmek gerekirse, Medeni kanun
temel kanun Ticaret Kanunu ise bunun
cüzi/ekidir. O halde MK da yer alan
hükümlerin TTK da yer alan hükümleri
örteceğini diğer bir anlatımla Medeni
Kanunun tüzel kişiye, dolayısıyla kayyuma
ilişkin hükümlerinin öncelik taşıyacağını
düşünmek doğru bir yaklaşım olacaktır. Karar
bundan sonra EMK nun 376 vd maddelerine atıf
yaparak burada yeterince açıklık olmadığını
belirtmektedir. Yukarıda da belirttiğimiz
gibi yasa koyucu eski MK’nın 376. maddesini
anlaşılır hale getirmek amacıyla hareket
etmiş ve YMK md. 427/4’ü bu amaca uygun
yazmıştır.
Söz konusu kararlarda Yargıtay, Medeni
kanunda yeterli açıklığın olmadığını dile
getirmiş ve bu nedenle TTK kendi çözümünü
kendi üretmesini ilke edinmiştir. Yukarıda
da söylediğimiz gibi TTK’da da Yargıtay’ın
anladığı anlamda hüküm yer almamaktadır.
Ayrıca YMK ile Yargıtay’ın belirttiği bana
göre sözde engel de ortadan kalkmış artık
yasa koyucunun iradesine saygı duymaktan
başka yapılacak başka bir şey kalmamıştır.
Yargıtay’ın bu denli ısrarı yetkisiz ticaret
mahkemelerinin hüküm kurmalarına neden
olmaktadır ki kanımca bu husus fiilen var
hukuken yok kararların doğmasına yol
açmaktadır. Yani ortada mutlak butlanla
batıl kararlar vardır.
Ayrıca HUMK ‘un 573/2. maddesine
baktığımızda “kabili tevil ve izah olmayacak
surette vazıh ve sarahati katiyei kanuniyeye
mugayir karar verilmiş olması” halinin
hâkimlerin sorumluluk sebepleri arasında
sayıldığını görmekteyiz. Söz konusu
maddenin “Emsal İçtihatlarla Hukuk Usulü”
adlı Senai Olgaç’ın yapıtında yer alan
Türkçesine göre bugünkü dilde karşılığı
“anlatılmayacak ve açıklanmayacak şekilde
belli, kanunun kesin açıklığına aykırı karar
verilmiş olması” dır. Baki Kuru
açıklamalarında(Hukuk Muhakemeleri Usulü
1984 Bası 4. Cilt sf. 3943 ve burada yer
alan Yargıtay Kararı) ise hâkimlerin
sorumluluğunda, söz konusu maddeye
aykırılıkta, kasıt unsuru aranmaması
gerektiği ihmali davranışların bile,
tazminat hukuku açısından hâkimin
sorumluluğu için yeterli olacağı
anlatılmıştır.
Bu paragrafı özetlersek, MK değişikliği ile
herkesin anlayacağı şekilde tüzel kişilere
kayyum atanmasının vesayet makamına yani
sulh hukuk mahkemesine ait olduğunu hükme
bağlayan yasayı hala yanlış anlamak hiçbir
kasıt taşımamış olsa bile yargıcın
sorumluluğunu doğuracak nitelikte bir
davranıştır, demek zorunda kalırız.
Bu davranışın yerleşmiş Yargıtay
kararlarından kaynaklandığını söylemek
kanımca hiçbir yargıcı sorumluluktan
kurtarmaz. Çünkü bu denli yasaya aykırılık
yukarıda da söylediğimiz gibi fiilen var
hukuken yok kararların doğmasına neden
olmaktadır. Ayrıca Yargıtay dairelerinin ve
genel kurullarının görevlerinin özellikle
hangi hususlarda karar alabileceğini hükme
bağlayan Yargıtay Kanununa baktığımızda
Yargıtay’ın yasada açıkça hükme bağlanmış
konulara aykırı karar alabileceğinin ve
yerel mahkemelerden de buna uymalarını
bekleyeceğinin gerektiğini anlatan herhangi
bir hükme rastlanmamaktadır. Kısaca hukuk
devleti ilkesine uymakla yükümlü olan
Yargıtay kanun devleti ilkesine bile
uymayarak kendi sorumluluğuna ve yerel
Mahkeme hâkimlerinin sorumluluğuna neden
olmaktadır.
Yargıcın sorumluluğuna değindiğim için
sizlere Türk Hukuk Kurumunda ki
konferansımda ve bu sitede yayınlanan
yazımda yer alan bazı bilgileri
hatırlatmakta da yarar görmekteyim.
Özellikle Yargıtay, kendi sorumluluğunu
düzenleyen yasa maddelerinin uygulanması
konusunda fazla hassas hatta uygulamayı
olanaksız hale getirecek derecede olumsuz
davranmaktadır. Bu düşüncemin haklılığını
ortaya koymak için HGK 22.1.1975 tarih
972/4–26 E 39 K ve HGK 14.1.1976 tarih 975/5
E 4 K nolu iki ayrı kararı dikkatlerinize
sunmanın yeterli olacağı kanısındayım. Söz
konusu kararlar arasında yer alan bir yıllık
bir fark, hukuk sisteminde hiç bir
değişiklik yapılmamasına rağmen,180 derece
farklı karar oluşmasına neden olmuş ve
Yargıtay üyelerinin yargılanmaları nerede
ise olanaksız hale getirilmiştir. Son
günlerde Bakanlık da bu tutuma katılmış,
hâkimler hakkında yapılan şikâyetleri,
hâkimler hakkında dilekçe vermenin yasak
olduğu görüşü ile işleme koymamaktadır.
Bakanlığın bu tutumuna karşı idari yargı
daha ılımlı davranmakta olmasına rağmen, tüm
bunların vatandaşın kabul edebileceği
davranışlar olmadığının bilinmesinde de
yarar bulunmaktadır. Vatandaşın yargıya olan
saygısının devamını istiyorsak, hesap
vermekten kaçınmamamız gerektiğinin
bilincinde olmamız gerekmektedir. Üstelik
yasama dokunmazlığının memur
yargılamasındaki ayrıcalığın kalkması
gerektiğini savunuyorsanız, hâkimlerin
sorumluluğuna ilişkin yasa maddelerini
yorumlarken biraz daha dikkatli davranmak
gerekir.
TTK 435 maddesinin yarattığı bu olumsuzluğu
tartışırken, TTK 324 ile İİK md. 179/a
maddelerinde ve TCK da yer alan tüzel
kişilerle ilgili önlemlere ilişkin hükümleri
de hatırlamakta yarar bulunmaktadır. Söz
konusu maddelerde de kayyum atanacağı/tedbir
alınacağı ve bunların ticaret mahkemesi ve
ceza mahkemesi hâkimi tarafından
yapılacağının hüküm altına alındığını
görmekteyiz.
Yukarıda ki anlatımları
değerlendirdiğimizde, iki kez yasa
tarafından bir kez de Yargıtay tarafından
kayyumluğa ilişkin genel kuralın dışına
çıkıldığını görmekteyiz. Bir ülkenin hukuk
sistemi bir bütün olduğuna göre, bu bütünün
ister yasa koyucu isterse yargı organı
tarafından, delinmiş olması, sistemin
dejenere olmasının yanı sıra ülkede
yaşayanlara, açıklaması olanaksız sonuçların
doğmasına neden olur. Somut olayımızda,
kayyumun vesayet makamı dışında atanmış olan
kayyumun, atanmasına ve/veya işlemlerine
karşı hangi merci’e itiraz edileceği
sorusunu askıda bıraktığı gibi, vesayet
makamının tasdike konu işlemlerinde tasdikin
nasıl işleyeceği sorusu da cevapsız
kalmaktadır.
Tüm bunların yanı sıra, yargıcın işlem ve
kararlarından doğan tazminat sorumluluğu ile
vesayet makamının sorumluluğu arasında
bulunan fark nedeniyle vatandaşın uğradığı
haksızlığın nasıl giderileceğine ilişkin
sorunun cevapsız kalmasıdır. Bilindiği gibi
yargıç karar ve işlemlerinden ötürü, kişisel
mal varlığı ile sorumludur. Buna karşılık
vesayet makamının işlem ve kararlarından
doğan sorumlulukta kişisel sorumluluğun yanı
sıra hatta ondan önce hazinenin sorumluluğu
gelmektedir. Üstelik yukarıda da belirttiğim
gibi, ticaret mahkemesi hâkiminin TTK 435
maddesine dayalı olarak aldığı karar
sonucunda bir zarar meydana gelmiş ise, bu
kararın yok hükmünde bir karar olması
nedeniyle sadece haksız fiil tazminatı
uygulanabilecektir. Kısacası, yargı ürettiği
kararlarla yasama sistem dışına çıkarak,
giderilmesi olanaksız bir durumun doğmasına
neden olacaktır.
Ayrıca, pratikte organsız kalma olarak
tanımladığımız olay YMK ve TTK da ayrı ayrı
şartlara bağlanmış olup YMK daha ağır
şartlara dayalı olarak kayyum atanmasına
olanak tanımıştır. YMK na göre organsız
kalmanın yanı sıra tüzel kişinin yönetiminin
bir başka şekilde giderilmesinin olanaksız
olması gerekmektedir.
Olayı bu açıdan değerlendirdiğimizde, TTK
435 maddesine göre kayyum atanmasının
olanaksız olduğunu görmekteyiz. Bilindiği
gibi denetçinin bulunmaması halinde, TTK 351
maddesi uygulanarak denetim kurulunun diğer
üyeleri tarafından eğer tek başına atanmış
denetçi söz konusu ise yargı kararına dayalı
olarak denetçiye ilişkin yokluk
giderilebilmektedir. Olayı yönetim kurulu
için düşünür isek bu kez noksan yönetim
kurulu üyelerinin TTK 315. maddesi gereği
yönetim kurulu tarafından
tamamlanabileceğini, noksan yönetim kurlunun
zorunlu işlemleri ve kararları özellikle
genel kurulu toplantıya davete ilişkin karar
ve işlemleri gerçekleştirebileceğini hatta
toplantı yeter sayısının sağlanamadığı
durumlarda bile TTK 315. maddesi ile noksan
üyenin tamamlanabileceğine ilişkin yargı
kararlarının bulunduğunu görmekteyiz.( 11.
HD 28.8.1992 gün 91/2651 E92/9311 K-Batıder
Cilt XVII S1,s135–136),TTK nın 367 maddesi
ise, azınlığı oluşturan ortakların
mahkemeden genel kurulun toplanmasını talep
edebileceğini bu yolla da organsızlığı
ortadan kaldıracağını hükme bağlamaktadır.
Ayrıca bu tür davaların evrak üzerinden
çözümlenebileceğini de dikkate almamız
gerekir. (11. HD’nin 4.6.1992 gün E 92/1020
K7385 sayılı kararı bu konuda örnek
karardır.).
Burada değerlendirilmesi gereken bir başka
konu ise, şirket ortaklarının beş kişiden
aşağı düşmesi halinde de tedbir uygulaması,
kayyum ataması olarak değerlendirdiğimiz bu
hüküm yani TTK md. 435 “hakiki” pay
sahiplerinden söz etmesine ilişkin konudur.
Yani saman/fiktif ortaklarla bir şirketin
kurulamayacağını yasa belirtmektedir. Buna
karşılık pek çok kişi ise pratikte bunun
kanıtlanamayacağından söz etmektedir.
Hâlbuki Doç. Dr. Tuğrul Ansay’ın Anonim
Şirketler ve Tatbikat adlı makalesinde yer
alan 4 HD 10.3.1958, son İçt.3720 (1958);13
Türk İçtihatlar Külliyatı 164, nr. 261 (1958
C1–2) Yargıtay Kararına göre durumun
hayatın olağan koşulları içinde
değerlendirilmesinin yeterli olacağından söz
edilmektedir. Bu ise ispatı kolaylaştıran
bir husustur.
Bu makalede sayın yazar özetle “Bir anonim
şirkette sermayenin çoğunluğunun bir şahsın
elinde ve diğer payların da ailenin başka
fertlerinde bulunmasının bir (muvazaa
iddiasının kolayca kabulünü mümkün
kılabileceğini) ifade etmiştir.” Beyanında
bulunmuştur. Bu karar ve beyan bize anonim
şirketteki ortakların gerçek ortak olması
gerektiğini fiktif/saman ortak yoluyla
kurulan ortaklıkların muvazaa nedeniyle
feshine gidilebileceğini anlatmaktadır.
Böylesi bir durum doğduğunda da kanımca,
organ boşluğundan söz edip kayyuma gitmek
mümkün olmalıdır.
Bilindiği gibi, çocukla ebeveyn arasında
çıkar çatışması bulunduğunda da EMK 376/2 ve
YMK 426/2 maddesine göre kayyum
atanabilmektedir. Bu kayyumun sulh hukuk
mahkemesi tarafından atanacağı konusunda
tereddüt bulunmamaktadır. Ancak burada
hatırlatmak istediğim konu, bir şirketin
kurulmasında ebeveyn küçük yerine sermaye
koymak istediğinde küçük için kayyum
atanması gerekmektedir. Burada hangi
menfaatin çeliştiğini özellikle lehine bağış
yapılan küçük açısından değerlendirmek
mümkün olamamaktadır. Bunun yanı sıra
ebeveynin yönetim ya da denetimde bulunması
halinde ortak sıfatındaki küçük için kayyum
atanmasını talep etmenin ise pratik bir
yararı bulunmamaktadır. Çünkü küçük ve/veya
ebeveyn zaten böylesi durumlarda TTK 332,
374. maddeleri gereği oy kullanmak hakkına
sahip değildir.
Konuyla ilgisi olmamakla birlikte güncelliği
açısından aşağıdaki satırların da bu yazıda
yer almasında yarar görmekteyim.
Yukarıda, hâkimin yargılanmasındaki özel
hükümlerin yargı organları tarafından
uygulamayı ortadan kaldırıcı nitelikte
yorumlandığını belirtmiş ve bunu
eleştirmiştik. Bu günlerde kabul edilen yasa
ile avukatların hâkim olabileceği yolundaki
kanun değişikliği nedeniyle başlayan
tartışmaları ben yukarıdaki açıdan
değerlendirmek istiyorum. Bilindiği gibi
daha önce de 2802 sayılı Hâkimler ve
Savcılar Kanunu’nun 9. maddesi gereği
avukatlar hâkim olabiliyorlardı. Ancak, çok
zorda kalınan bir kaç zaman dilimi dışında
ve bazı özel olaylar dışında avukatların
hâkim olmasına bakanlık olanak tanımamakta
idi. Bu yasa maddesi ortada dururken ve
bakanlığın personel yapısında daha doğrusu
düşünce yapısında bir değişiklik olmamasına
rağmen konunun yeni bir yasa ile gündeme
gelmesini anlamış değilim ancak bu oluşumun
bende yarattığı korkuyu dile getirmekte
yarar görmekteyim. Yukarıda da söylediğim
gibi hâkimin yargılanmasının olanaksız hale
gelmesi için gösterilen çabaları sonucunda
eğer yeni gelen grup özel amaçlar ile gelen
bir grup ise bu grupta yargılanmazlık
zırhından yararlanacak ve bu zırhı
eleştirenlere ise ben yeni bir şey yapmadım
senin kurallarını uyguluyorum diye cevap
verilecektir. Yani, yargıcın bağımsızlığını
yargıcın sorumsuzluğu olarak yorumlayanlar
bu hatalı yorumları ile affedilmez bir
sonucun doğmasına neden olmuş olacaklardır.
Erken olsa da yeni yıla kadar
bir başka yazımın yayınlanması söz konusu
olamayacağından yeni yılda herkese
mutluluklar ve başarılar dilerim.
Ankara, Ekim 2007
NOT: Yazarın iletişim adresi ve bilgilerini görmek
için başlıktaki ismi üzerine ya da
buraya tıklayınız