Türk Ticaret Kanunu’nun 272. maddesine
baktığımızda; bu maddenin 24.06.1995
tarihinde 559 sayılı KHK ile değiştirildiği
ve anonim şirketlerin sermayesinin en az 5
milyar lira olarak belirlendiğini, yasa
tarafından belirlenen bu sermaye miktarının
Bakanlar Kurulunca 10 kat
arttırılabileceğinin de aynı madde ile hüküm
altına alındığı görülmektedir.
Bakanlar Kurulu yasanın kendisine vermiş
olduğu yetkiye dayanarak 22.12.2001 tarih ve
2001/3500 sayılı kararının 1. maddesi ile bu
yetkisini kullanmış ve anonim şirketlerin en
az sermaye miktarını 10 kat arttırarak 50
milyar liraya çıkarmıştır. Söz konusu
kararname 19.01.2002 günlü Resmi Gazete ile
yayınlanmış ve kararnamenin 2. maddesi
doğrultusunda yayını tarihinden itibaren
yürürlüğe girmiştir.
559 sayılı KHK'nin değişikliği hükme
bağlayan maddesine baktığımızda artırıma
ilişkin kararın Bakanlar Kuruluna ait
olduğunu görmekteyiz. Zaten yasama organı
kendisine ait olan yasa koyma yetkisini özel
bir yasa maddesi ile devrederken bakanlar
Kurulunu yetkili olarak gösterdiğine göre
bunun aksini düşünmek ya da aksine bir
davranışta bulunmak mümkün değildir. Bu
nedenle, sermaye miktarının 50 milyar liraya
çıkarılması Bakanlar Kurulu kararı ile
gerçekleştirilmiş olup söz konusu kararın
yürütme görevi de Bakanlar Kuruluna
bırakılmıştır.
Ancak, yayını tarihinde yürürlüğe girmesi
kararlaştırılan bu değişiklik sürekli olarak
ertelenmektedir. En son erteleme 29.12.2007
günlü Resmi Gazetede yayınlanan tebliğ ile
gerçekleştirilmiştir. Tebliğ Sanayi ve
Ticaret Bakanlığı’na ilişkin bir tebliğdir.
Söz konusu tebliğ incelendiğinde, tebliğin
TTK 274 maddesine ve 3143 sayılı yasanın 33
maddesine dayanılarak çıkarıldığının
belirtildiği görülecektir. İlgili yasa
maddelerini incelediğimizde, TTK 274
maddesinin, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’na,
TTK nın ticaret şirketlerine ilişkin
hükümlerinin tatbikatı ile ilgili olarak
tebliğler çıkarmaya yetkili olduğunu
belirttiği 3143 sayılı Sanayi ve Ticaret
Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında
Kanunun 33 maddesinin ise “Bakanlık kanunla
yerine getirmekle yükümlü olduğu hizmetleri
tüzük,yönetmelik, tebliğ, genelge ve diğer
idari metinlerle düzenlemekle görevli ve
yetkilidir” hükmünün yer aldığı
görülmektedir.
Tebliğe hukuki dayanak olarak gösterilen her
iki yasa maddesi de, yasama organının
yetkisinde olan kanun yapmak yetkisi dışında
kalan, kanunun uygulanmasını gösteren
değişik nitelikli idari metinler yapmak
yetkisinin Sanayi ve Ticaret Bakanlığında
olduğunu belirtmektedir. Bu, zaten
hukukumuzun doğasında olan bir kuraldır.
Ancak, yukarıda belirttiğimiz tebliğin
içeriği incelendiğinde, tebliğ ile Bakanlar
Kurulu Kararının uygulanmasının ertelendiği
görülmektedir. Üstelik burada Bakanlar
Kurulunun kullandığı yetki yasama
yetkisidir. Diğer bir anlatımla dolaylıda
olsa yasama yetkisi erteleme kararına dayalı
olarak gasp edilmektedir.
Gerek tebliğe dayanak olarak gösterilen yasa
maddelerinin metni gerekse genel hukuk
kuralları idarenin bu davranışının hukuki
bir davranış olmadığını açıkça ortaya
koymaktadır. Diğer bir anlatımla ortada,
idarenin yoklukla malul bir tebliği ve bu
tebliğe güvenerek sermayelerini en alt yasal
sınıra çıkarmayan şirketler bulunmaktadır.
559 sayılı KHK geçici 2/1 maddesine göre,
iki yıl içinde sermaye artırımını
tamamlamayan şirketlerin münfesih hale
gelecekleri hüküm altına alınmış olmasına ve
Bakanlar Kurulu kararına dayalı olarak
yapılan yeni belirlemenin yayını tarihinden
itibaren yani 19 Ocak 2002 tarihinden
itibaren yürürlüğe gireceği belirtilmiş
olmasına rağmen, eski şirketlerin hangi
zaman diliminde yeni duruma uyacakları,
sermayelerini yeniden belirlenen en az
sermaye miktarına uygun olarak
düzenleyecekleri hüküm altına alınmamıştır.
Bu nedenle, eski şirketlere ilişkin uygulama
ya 559 sayılı KHK de yer alan 2 yıllık
süreye uygun olarak yada hakkaniyete uygun
olarak Sanayi ve Ticaret Bakanlığınca
verilecek tarihe uygun olarak
gerçekleştirilir. Ancak, hiçbir şekilde
Bakanlar Kurulu kararı, Sanayi ve Ticaret
Bakanlığının tek başına alacağı karar ile
uygulanmaz hale getirilemez. Böylesi bir
davranış hukuk devleti ilkelerine aykırılık
oluşturur.
Bilindiği gibi Danıştay’ın yerleşmiş
kararlarına göre Türkiye Barolar Birliği
hukuka aykırı konularda hukuk devletinin
koruyucusu olarak dava açmak yetkisine
sahiptir.
Yasama organının yetkilerinin gaspına
çalışılan böylece idarenin inanılırlığına
güvenen iş adamlarının, şirketlerinin
münfesih sayılmasına neden olarak, ekonomik
yaşamımızı derinden etkilemesi olası bir
tebliğin iptali için dava açmaları, kanımca
hukuk devletinin korunması açısından
yapılması zorunlu bir davranış olacaktır.
Üstelik 22.12.2001 gün ve 2001/3500 sayılı
KHK ile en az sermayenin 50 milyar
liraya (50.000 YTL) çıkarılması ile
Avukatlık Kanununun 35 maddesine 2.5.2001
gün ve 4667 sayılı yasanın 22. maddesi ile
getirilen ek hüküm arasında da bir bağlantı
bulunmaktadır. Hatırlanacağı gibi 4667
sayılı yasa ile TTK'nın 272 maddesince
öngörülen esas sermaye miktarının beş katı
ve daha fazla esas sermayesi bulunan anonim
şirketlerin sözleşmeli avukat bulundurması
zorunluluğu getirilmişti. İşte, Bakanlar
Kurulu kararı ile sermayenin 10 kat
arttırılması ve arttırmanın sürekli
ertelenmesi,bu maddede yer alan sözleşmeli
avukat hükmünden kaynaklanmış ve gazetelerde
köşe yazarı olan bazı yeminli mali müşavir
kökenli akademisyenlerce önerilmiş,
önerilerinin kabulünde ise bunu başarıları
olarak kamu oyuna duyurmuşlardır.
Kısaca ve amacı saklamadan söylemek
gerekirse dava açmaya ilişkin bu
talebim, meslektaşlarımın geliri ve onuru ile
ilgilidir.
Üstelik madem ki sermayenin 50 milyar liraya
çıkarılmasına ilişkin hüküm tarih açısından
ertelenmiştir. O halde, TTK 272 maddesi bu
günkü haliyle en az sermaye miktarını 5
milyar lira olarak kabul
etmektedir.Zaten,yeni kurulan şirketlerde,
Sanayi ve Ticaret Bakanlığınca en az sermaye
olarak 5 milyar TL aranmaktadır.O
halde,Avukatlık Kanununun 35. maddesindeki
uygulama için de 5 milyar esası alınmalıdır.
Bir kanunun uygulamasında farklılıkların
doğuracağı sakıncaları önlemek için
uygulamada eşitlik sağlanmalıdır. Bu ise hem
TBB hem de her baronun görüşerek yada dava
konusu yaparak çözebileceği bir husustur.
Avukatlık Kanunu 35 maddesine aykırı
davranışlara ilişkin cezalar, bir aylık
asgari ücretin brüt tutarındaydı ve mülki idare
amirlerince verilmekteydi. 23 Ocak 2008
tarihinde kabul edilen 5728 sayılı
Temel Ceza Kanunlarına Uyum Amacıyla Çeşitli
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun
yürürlüğe girdiğinde, idari para
cezası haline dönüştürülmüş ve cezanın tutarı
iki katına çıkarılmış olacaktır.
Zorunlu avukatlığı kabul etmek başka şey,
var olan yasaların meslek mensuplarının
lehine uygulanmasını sağlamak başka şeydir.
Bu nedenle, zorunlu avukatlığı kabul etmeyen
baro görevlilerinin bile bu konuya işlerlik
kazandırmak görevi ile yükümlü olduğunu
düşünüyor ve onları göreve davet ediyorum.
Ankara, Şubat 2008
NOT: Yazarın iletişim adresi ve bilgilerini görmek
için başlıktaki ismi üzerine ya da
buraya tıklayınız