HUMK ile ilgili olan değişiklikler, 5278
sayılı yasanın
10-20. maddeleri arasında yer
almaktadır. 10. maddeyle başlayan
değişiklikler sırası ile izlendiğinde, HUMK’da ilk değişiklik 36 maddesindedir. Söz
konusu 36. madde hakimin reddi kurumu ile
ilgili maddeler arasında yer almaktadır.
Maddenin eski hali ile yeni hali
karşılaştırıldığında,farkın eski metinde
“para cezası” olarak yer alan hükmün yeni
metinde Kabahatler Kanunu’nun 17. maddesine
uyumlu şekilde “idari para cezası” olarak
değiştirilmesidir. Böylece, hakimin reddi
talebinde bulunan kişinin talebinin reddi
halinde verilen “para cezası” yerine bundan
böyle “idari para cezası” verilecektir.
İkinci değişiklik HUMK un 90 maddesinde yani
ıslah kurumunda yapılmıştır. Yapılan
değişikliklerle “para cezası” hükmü yerine
“idari para cezası hükmü getirilmiş ayrıca
maddenin eski halinde “mahkum edebilir”
sözcükleri ile hâkimin takdirine bırakılan
para cezasına ilişkin hüküm maddenin yeni
halinde “verilir” sözcükleri ile hükme
bağlanarak hâkimin takdir hakkı
kaldırılmıştır. Böylece “Islah hakkının,
mücerret hasmı izaç ve davayı sürüncemede
bırakmak gibi fena bir maksatla kullanıldığı
karinei haliye ile anlaşılırsa” yani kötü
niyetle, ıslah talebinde bulunduğu işlemin
özelliğinden karine yoluyla anlaşılırsa,
ıslah talebinde bulunan hakkında, hem
tazminata hükmedilecek hem de idari para
cezası verilecektir. Her ne kadar kötü
niyetin takdiri hâkime ait ise de kötü
niyetin takdirinden sonra hâkim yasanın
emredici hükümlerini uygulamak zorundadır.
Baki Kuru Hukuk Muhakemeleri Usulü 6. Baskı
sayfa 3990’a baktığımızda Sn. Kuru’nun “eğer
mahkeme, davanın sonunda ıslah yapan tarafın
bunu kötü niyetle yaptığı yani ıslah
hakkının yalnız (mücerret) karşı tarafı
taciz etmek ve davayı sürüncemede bırakmak
gibi fena bir maksatla kullanıldığı kanısına
varırsa, ıslah yapan tarafı karşı tarafın
bütün zararını ödemeye ve ayrıca para
cezasına mahkum eder (md.90)” açıklamasının
yer aldığı görülecektir.
Maddenin eski hali ile ilgili yorumunda
Sayın Baki Kuru “...bütün zararını ödemeye
ve ayrıca para cezasına mahkum eder”
yorumunu yaparak (benim katılmadığım bir
yorumla) eskiden de hakimin madde 90’ı resen
uygulamak zorunda olduğunu belirtmektedir.
Maddenin yeni halinde “edebilir” sözcüğünün
yerine “verilir” sözcüğünün yer alması ve
HUMK’nun kamu düzenine ilişkin bulunması
dikkate alındığında sayın Kuru’nun maddenin
eski hali için bile zorunluluk gördüğü madde
90’ın hakim tarafından resen uygulanacağı
konusu maddenin yeni halinde hiç tartışmasız
kabul edilecek bir hale gelmektedir.
Bu anlatılanlardan ötürü HUMK’nun taleple
bağlılık ilkesi buna uygulanmamalıdır. Ancak
mahkemeler HUMK md.90’ı uygulama
alışkanlığını kazanıncaya kadar bu konuya
ilişkin gereken özen gösterilip talebe
bağlanması hatta hükmün Yargıtay’a
gönderildiği aşamada Yargıtay denetimine
açık hale getirilmesinin avukatlar açısından
önemli olduğu kanısındayım.
Üçüncü değişiklik HUMK 113/A maddesinde
yapılmıştır. Yapılan bu deşiklikle, “….ait
olduğu ceza mahkemesince bir aydan altı aya
kadar hapisle cezalandırılır” hükmü yerine
“….altı aya kadar hapis cezası ile
cezalandırılır” hükmü getirilmiştir.
Böylece, ihtiyati tedbir kararının
uygulaması, dolayısıyla verilen emre uymayan
veya o yolda alınmış tedbire aykırı davranan
kişiye verilen ceza arttırılmıştır.
Dördüncü değişiklik HUMK'un 149 maddesinde
yer alan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu
sözcükleri yerine Ceza Muhakemesi Kanunu
sözcüklerinin gelmesidir. Böylece yasanın
adında meydana gelen değişikliğe uygun
davranılarak, kapalı yapılan duruşmalarla
ilgili bu hüküm konulmuştur.
Beşinci değişiklik HUMK 150 maddede yer alan
hafif hapis ve hafif cezai nakdi yerine
sadece CMK 2.madde 1.fıkra 1. bend’e
disiplin hapsinin getirilmesidir. Böylece,
mahkemede uygunsuz davranışlarda bulunan
kişiler hakkında verilecek cezanın nev’i
disiplin hapsi olarak belirlenmiştir.
Ayrıca, yeni uygulama ile avukatlar ve
çocuklar hakkında disiplin hapsinin
uygulanamayacağı hükmü getirilmiştir.
Yapılan değişiklik ile fiilin başka bir suç
olması halinde bu suça ilişkin işlemlerin
yapılacağı da belirtilmiştir. Ancak,böyle
bir madde olsa da olmasa da elbette fiil bir
başka suçu oluşturuyor ise bu suça ilişkin
ceza uygulanacağını düşündüğüm için bu
bölümün fazladan yazıldığını düşünmekteyim.
Altıncı değişiklik HUMK 253 maddede yer alan
cezai nakdinin maddenin yeni halinde
bulunmamasıdır. Böylece tanıklık için
gelmeyen kişiye zaten uygulanmayan cezai
nakdi hükmü kaldırılarak madde uygulama ile
uyumlu hale getirilmiştir.
Yedinci değişiklik HUMK 271 maddede yer alan
hapis hükmünün disiplin hapsi hükmü ile
değiştirilmesi ve maddenin eski halinde yer
alan cezai nakdinin kaldırılmasıdır.
Böylece, tanıklık için gelmesine rağmen
tanıklık görevini yerine getirmeyen kişiler
hakkında ki uygulamada diğer ceza yasaları
ile uyumlu hale getirilmiştir.
Sekizinci değişiklik HUMK 313 maddesinde
yapılmıştır. Bu değişiklikle maddede yer
alan cezai nakdi kaldırılmıştır. Böylece,
davada sahteliği iddia edilen senedin sahte
olmadığının anlaşılması halinde iddia
sahibine verilmesi gereken fakat
uygulanmadığı için verilmeyen cezai nakdi
hükmü maddeden çıkarılmış sadece eskiden de
olduğu gibi taleple bağlı olarak tazminat
hükmüne yer verilmiştir.
Dokuzuncu değişiklik HUMK 319 maddesinde yer
alan cezai nakdiye kaldırılmıştır. Böylece
sahtecilik iddiasının mahkemece reddi
halinde sadece ve talep halinde maddi ve
manevi zarara hükmedileceği belirtilmiştir.
Onuncu değişiklik HUMK 320 maddesinde
meydana gelmiştir. Bu değişiklik ile
sahtecilik iddiasından feragat halinde,
eskiden olduğu gibi feragatin kabulünün
mahkemeye ait olduğu bildirilmiş ve bu
nedenle doğan maddi ve manevi tazminatın
talep halinde hüküm altına alınacağını
belirtmiş ve burada da HUMK 319’ a paralel
olarak cezai nakdi uygulaması kaldırılmıştır
5278 sayılı yasanın 20. maddesi ile yapılan
değişiklik ise HUMK md 422’ye ilişkin
değişikliktir. Bu değişiklik metni aynen,
“Kötü
niyetli davalı veya hiçbir hakkı olmadığı
hâlde dava açan taraf, yargılama
giderlerinden başka, diğer tarafın vekiliyle
aralarında kararlaştırılan vekâlet ücretinin
tamamı veya bir kısmını ödemeye mahkum
edilebilir. Vekâlet ücretinin miktarı
hakkında uyuşmazlık çıkması veya mahkemece
miktarının fahiş bulunması hâlinde, bu
miktar doğrudan mahkemece takdir olunur.
Kötü niyet
sahibi davalı veya hiçbir hakkı olmadığı
hâlde dava açan tarafa ayrıca mahkemece
beşyüz Türk Lirasından beşbin Türk Lirasına
kadar idarî para cezası verilir. Bu hâllere
vekil sebebiyet vermiş ise idarî para cezası
vekil hakkında uygulanır.”
şeklindedir.
Özünde eski
yasayla uyumlu olan bu madde, bir maddi
hatayı içermektedir. Çünkü halen yürürlükte
olan HUMK md.421 incelendiğinde,
değiştirilen md.422’nin ilk iki cümlesi ile
aynı olduğu, yani ortada bir tekerrür olduğu
açıkça görülmektedir. Değişiklik ile
yasanın eski halinde yer alan “cezai
nakdiye” yerine “idari para cezası”
getirilmiştir.
Yasada meydana
gelen bu değişiklikleri değerlendirirken,
HUMK’nun 421 ve 422. maddelerinin pratik
yaşamda önem taşımış olmasına rağmen
uygulanmıyor olmasından duyduğum üzüntüyü de
belirtmek isterim. HUMK kişilerin hak arama
özgürlüğünü benimseyen bir yasa olmuş
olmasına rağmen kötü niyetli davalı ve
davacıyı cezalandırmayı ilke olarak
benimseyen bir yasadır. HUMK md. 421 ve
422’ye baktığımızda yasanın“köyü niyetli
davalı” ve “hiçbir hakkı olmadığı halde dava
açan taraf” diğer bir anlatımla davacı için
bu davranışlarından ötürü yaptırımlar
getirdiğini görmekteyiz. Çeşitli Yargıtay
kararlarında kötü niyetli davalı veya hiçbir
hakkı olmadan dava açan taraf kavramları
için birbiri ile uyum halinde tanımlara yer
verilmektedir. Bu tanımlardan bir tanesi
Yargıtay 5 Hukuk Dairesinin
02.10.1972 gün 6692/9429 sayılı kararıdır.
Bu karar incelendiğinde, kararda “Usulün
421 maddesinde, hiç bir hakkı olmadığı halde
dava açan davacı ile kötü niyetli davalının
karşı tarafa verdikleri zarardan dolayı
sorumlu tutulmaları esası hükme
bağlanmıştır… Burada hakkı olmadığını
bilerek dava açmak suretiyle karşı tarafın
avukat tutmasına ve avukat ücreti ödemesine
sebebiyet verme hali söz konusudur. Yoksa
dava açmak ve davaya karşı savunmada
bulunmak da kişiler için haktır. Bir hakkın
kullanılması, mücerret o hakkı kullanana
sorumluluk yüklemez. Ancak her hakkın kötüye
kullanılması gibi dava ve savunma hakkının
kötüye kullanılmasını da kanun korumamıştır.
421 maddenin uygulanabilmesi için dava
açanın kötü niyetli olması yani hiç bir
hakkı olmadığını bildiği veya vaziyet icabı
bilmesi gerektiği halde sırf karşı tarafı
ızrar kastı ile hareket etmesi lazımdır.
Hakkı olduğuna inanarak dava açan kimsenin
davasının reddolunması halinde aleyhine
Usulün 421 maddesinin uygulanması
düşünülemez” dendiği ve bu hükümle
konuya yeterince açıklık getirildiği
görülecektir. (Baki Kuru Hukuk Muhakemeleri
Usulü 4. Bası sayfa 3722 ).
Yukarıda belirtilen karar ile uyumlu
Yargıtay kararlarını aynı eserin 600, 601.
sayfalarında yer alan HGK 6.10.1971 gün ve
4/825-566 sayılı kararında ve 4 HD 9.6.1977
gün ve 10341/6741 sayılı kararında da bulmak
mümkündür. Söz konusu kararlar ister davacı
olsun ister davalı olsun kötü niyetli olan
kişiyi cezalandırmıştır. Yargıtay kötü
niyeti değerlendirirken “hiçbir hakkı
olmadığını bildiği veya vaziyet icabı
bilmesi gerektiği” haller olarak
değerlendirmektedir. İşte taraf böylesi bir
durum içinde ve sırf karşı tarafı ızrar
kastıyla hareket ediyorsa
cezalandırılacaktır.
Burada hatırlanması gereken bir husus ise
kötü niyetle kanun yoluna başvurarak temyiz
ve tashihi karar isteminde bulunan kişiler
için de 421 ve 422. maddelerinde uygulanması
gerektiğidir. Bu husus değişik Yargıtay
kararlarından ve yasanın hükmünden açıkça
anlaşılmaktadır. HUMK md. 421 ve 422’de yer
alan hükümlere baktığımızda, “bu hallere
vekil sebebiyet vermiş ise idari para cezası
vekil hakkında uygulanır” hükmünün yer
aldığı da görülmektedir. Diğer bir anlatımla
kötü niyetli olan vekil yani avukat kötü
niyeti nedeniyle oluşmuş olan haksız fiilin
faili olarak cezalandırılmaktadır. Yasanın
bu hükmü kanımca doğrudur. Çünkü avukatlık
ruhsata bağlı yani imtiyaza konu bir iştir.
O halde yerine getirilirken gereken özenin
gösterilmiş olması şarttır. Vekâlet akdini
düzenleyen Borçlar Kanunu’na ilişkin
hükümlere baktığımızda da vekilin yani
avukatın müvekkilin talimatları
doğrultusunda hareket etmesinin hükme
bağlandığı ancak kendisine mesleki
uygulaması açısından geniş bir takdir
hakkının da tanındığı görülecektir. O halde
HUMK’nun bu maddeleri ile Borçlar Kanunu’nun
vekâlete ilişkin hükümleri arasında uyum
olduğunu söylemek gerekir.
Özellikle temyize başvurmayan avukat
hakkında disiplin ve ceza kovuşturması hatta
tazminat davaları açıldığı bilinen bir
gerçektir. Kanımca açılan bu davaları
değerlendirirken gerek HUMK md. 421,422
gerekse Borçlar Kanunu dikkate alınmalı
avukatın temyize başvurmamasının görevi
ihmal, ya da suiistimalden kaynaklanıp
kaynaklanmadığı değerlendirilmeli, eğer
ortada bir görevi ihmal ya da suiistimal
yoksa sırf yasayı doğru uyguladı diye avukat
sorumlu tutulmamalıdır. Hele tazminat
davasına ilişkin bir sorumluluktan söz
edebilmek için bu davranıştan doğan bir
zararın varlığı mutlaka aranmalıdır. Eğer
uygulama bu yönde gelişir ise, kanımca,
özellikle müvekkil istemine dayalı hukukun
gerektirmediği temyiz ya da tashihi karar
istemleri ortadan kalkacaktır. Örneğin Hukuk
Genel Kurulunun 17.2.1965 gün 4/14–78
kararında yer alan olaya baktığımızda
avukatın Yargıtay bozmasına uyarak karar
oluşturmuş olduğu yerel mahkeme kararını
dahi temyiz ettiği görülecektir. Ve bu
avukata 421 ve 422. maddelerin uygulandığı
da karar içeriğinden anlaşılmaktadır.
Kanımca avukat söz konusu hatayı hukuk
bilmemekten değil müvekkil şikâyetinden
korktuğu için gerçekleştirmiştir. (Karar
Rıfat Ersoy Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu
sf. 911’de yer almaktadır.)
Yukarıda genel kurul kararına dayalı olarak
vermiş olduğumuz örnek olayın yanı sıra yeni
yaşanmış bir olayı da aktarmak isterim.
Elektronik bankacılık hizmeti veren bir
bankada bulunan birden fazla hesabın,
sisteme yetkisiz girenler tarafından
boşaltılması nedeniyle mağdur olanlardan
biri, bankaya karşı İstanbul’da hesabın
olduğu şubenin bulunduğu ilçe adliyesinde
dava açtı. Banka davanın genel müdürlüğün
bulunduğu ilçede açılması gerektiğini
belirtti ve yetki itirazında bulundu. İtiraz
Mahkeme tarafından kabul edildi. Davalı
banka lehine vekâlet ücreti hüküm altına
alındı fakat dava giderlerinin kime
yüklenmesi gerektiğine dair hüküm verilmedi.
Ancak unutulmaması gereken husus davalının
herhangi bir dava giderinin bulunmadığı
hususudur. Buna rağmen adı geçen banka, dava
giderleri hakkında hüküm kurulmadı gerekçesi
ile hükmü temyiz etti. Dosya iki seneye
yakın Yargıtay’da bekledi ve onama kararı
ile sonuçlandı.
Bu olayda davalı bankanın dava giderlerinin
hüküm altına alınıp alınmamasında hiçbir
hukuki yararı olmadığı gün gibi aşikârdır.
Buna rağmen temyiz ederek davayı uzatmış
olması kötü niyetli davranıştır. Davalı
olarak dava hakkının diğer bir anlatımla
savunma hakkının kötüye kullanılması hali
vardır. Üstelik yargılama giderlerinin
aleyhine hüküm verilen tarafça karşılanacağı
temel ilkesinin bir avukat tarafından
bilinmemesi mümkün değildir. Yani bu kararın
temyiz edilemeyeceği çünkü davalının “hiçbir
hakkı olmadığını bildiği veya vaziyet icabı
bilmesi gerektiği” bir durum söz konusudur.
Kanımca bu temyiz sürekli müvekkil durumunda
olan bankanın isteklerini reddedememekten
kaynaklanmıştır. Hâlbuki kötü niyetli
kişilere HUMK md. 421 ve 422 istikrarlı bir
şekilde uygulansaydı böylesi durumların
önüne geçilirdi.
HUMK md. 421 ve 422’nin resen mi yoksa talep
halinde mi uygulanacağı konusunda elimden
geldiğince yargı kararları ve doktrinde
araştırmalar yaptım. Fazlaca bir şey
bulamadım. Bulduğum tek açıklama, Necip
Bilge’nin Medeni Yargılama Hukuku adlı
kitabının 2. Basınının 298. sayfasında yer
alan ve 29.5.1957 tarihli İBK’na dayalı
olarak yaptığı yorumdur. Değerli Hocam bu
yorumu ile md.421 ve 422’nin uygulanmasının
yargılamanın devamı sırasında yapılacak olan
bir taleple mümkün olacağını belirtmektedir.
Ancak ben kararı okuduğumda aynı kanıya
sahip olamadım. Kanımca bu sorunun yani HUMK
md. 421 ve 422’nin uygulaması için talebe
gerek olmadığı konusunun bir an önce
çözülmesi gerekir.
HUMK md. 421 ve 422’ye ilişkin bu
açıklamalar yapılırken HUMK md. 418’de yer
alan kötü niyetli tarafı cezalandıran bir
başka maddenin varlığını ancak iki madde
arasında farklar bulunduğunu hatırlatmakta
da yarar görmekteyim.
Sayın Baki Kuru’nun 4. Baskı1.Cilt sf. 599 ve
600’de yer alan kararlara baktığımızda, dava
hakkının kötüye kullanılması ile ilgili
olarak HUMK 421 ve 422. maddelerinin dışında
Borçlar Kanunu’nun haksız fiile ilişkin
hükümlerinin de uygulanacağını görmekteyiz.
Küçük bir hatırlatma.
Önceki
yazımda Avukatlık Kanunu’nun emredici hükmü
gereği bazı anonim Şirketlerin avukat tutma
zorunluluğunu dile getirmiştim. Söz konusu
zorunluluğa aykırı davrananlar için
uygulanması gerekli yaptırım 5278 sayılı
yasa ile yapılan değişiklikten önce mülki
idare amirlerinin yetkisinde olduğu için
uygulama zorlukları çıkmaktaydı. Ancak yeni
çıkan 5278 sayılı yasa yaptırımların
uygulanmasını Cumhuriyet Savcılarının
yetkisine bırakmıştır. Kanımca her bir
baroda hatta her bir adliyenin çevresinde
söz konusu yaptırımların uygulanması için
yargının üçayağından biri olan savcıların
üçayağın bir başka kolu olan avukatlara
karşı gereken özeni göstereceğini
ummaktayım. Ve barolarımızın da bu konuda
hassasiyetle davranacaklarını beklemekteyim.
Ankara, Şubat 2008
5728 sayılı yasa ile getirilen değişikliklere kolay
erişim için
http://www.inisiyatif.net/document/Kanun5728/
üzerine tıklayınız
5728 sayılı yasa ile HUMK'a gelen değişiklikleri eski
hükümlerle karşılaştırmalı olarak görüntülemek için
http://www.inisiyatif.net/document/60_files/5728_1086Degisiklik.pdf
üzerine tıklayınız
NOT: Yazarın iletişim adresi ve bilgilerini görmek
için başlıktaki ismi üzerine ya da
buraya tıklayınız