Bu yazıda, HMUK da yer alan ve tarafların
davranışı ile yargılamayı uzatan eylemlere,
değişiklikten önce yargıçlar tarafından ne
ceza verilmesi ve taraflarca nasıl tazminat
isteneceği hükme bağlanmışken, değişiklik
ile bunların nasıl yasadan çıkarıldığını,
yargılamayı uzatanlara, dün yasalara aykırı
şekilde fiilen verilen imtiyazın bu gün
hükmün yasadan çıkarılması ile nasıl yasal
hale getirildiğini anlatmaya çalışacağım.
Daha önceki yazımda 5728 sayılı yasanın
getirdiği değişiklikleri sizlere aktarmış ve
bunlardan bazılarını aklımın elverdiği
ölçüde açıklamaya çalışmış bazılarını ise
sadece belirtmekle yetinmiş idim. Bu
davranışımın birkaç nedeni bulunmaktaydı,
bunlardan biri, bir birini izleyen iki yasa
maddesinin bir birinin tekrarı olarak
yazılmasına ilk defa tanık oluyordum, bunu
sizlere önce ben aktarmalı ve bunun keyfini
sürmeli idim, bu nedenle 421 ve 422
maddelere ilişkin değişikliği hemen dile
getirdim. Diğer bir nedenim ise, değişiklik
nedeni ile gördüğüm, yasa maddeleri ile
sanki 1965 de başlayan hukuk eğitimimden bu
yana, ilk defa karşılaşıyordum. Bazı
insanların başucu kitapları olduğu gibi,
benim iki ayrı mekânda başucu kitabım
bulunmaktadır. Bunlardan biri, evimde,
diğeri büromdadır. Büromdaki başucu
kitaplarımdan biri ise HMUK dur. Adliyede
koridorda sohbet etmekten daha doğrusu
dedikodu yapmaktan çok hoşlanmama rağmen,
duruşma salonlarına girip, başkalarının
duruşmalarını izlemeyi ve anlamadığım
konuları büroma gidince, okumayı daha sonra
bu konulara ilişkin ahkam kesmeyi de çok
sevmekteyim. Buna rağmen HMUK değişikliği
nedeni ile gördüğüm bazı yasa maddelerini,
ilk defa gördüğümü söylemekten, utanmıyorum.
İlk defa görmüş gibi oldum, çünkü yasanın
dili nedeni ile yasayı anlamakta
zorlandığımı bende itiraf etmekteyim. Ancak,
bilinmesini istediğim bir şey daha var,
yasanın dilinin eski olduğunu, ilk kez
belirtmiyorum, daha önce, Baromuzun ve
Birliğimizin, ihtiyarlara gönderdiği, soru
kâğıtlarına verdiğim cevapta da, HMUK’un
dilinin sadeleştirilmesinin şart olduğunu
ancak sadeleştirmenin yapılması ve
uygulamanın tüm yasayı kapsayacak şekilde
genişletilmesinden sonra HMUK ta değişiklik
yapılıp yapılmayacağının kararının verilmesi
gerektiğini yazdığımı gayet iyi
hatırlıyorum. Tabii ki, vergi yasaları gibi
bazı yasalarda yer alan, ek madde, geçici
madde, ekin geçicisi, ekin eki gibi madde
düzenlemeleri HMUK da yer almadığı için ve
tebliğlerle yasada yer almayan kuralların
HMUK’u yasa koyucunun iradesi ile
bağdaşmayan şekilde değiştirmemesinden ötürü
de çok mutluyum. Yasanın bütününün dilinin
eski olmasına rağmen bazı maddeleri
hatırlamamamın nedeni ise, biz yasaları,
somut olaylar karşısında, daha önce
öğrendiklerimiz yani bilgi birikimimiz,
örnek sayılabilecek yargı kararları ve
öğretide yer alan açıklamalar ışığında
yorumlayıp uygulayarak problem çözmek
yerine, “eskiler ne yapıyordu? Bu konuda
karar var mı?” yöntemi ile çözmemizden
kaynaklanmaktadır. Biz problem çözme işini o
kadar basite indirdik ki, bir yargı
kararının örnek karar olacak şekilde
yerleşmiş olup olmadığına bakmaksızın sadece
varlığı ile yetinmeyi tercih eder hale
geldik. Yargıtay daireleri ise, kendi
doğumuna neden olan, Yargıtay kanununda yer
alan, sınırlayıcı hükümlere uymaksızın,
dilediği gibi ve nedenlerini göstermeksizin
karar değiştirebilmekte hatta kararın neden
değişik çıktığına ilişkin cevaplarında
“korsan karar” deyimini kullanmaktan
kaçınmamaktadır. Kimseler duymasın ama,
paranın yönetiminde, mali bürokratın
tebliğlerle gerçekleştirdiğini bizde de
yargıçlar gerçekleştirmekte biz avukatlar
ise bu eyleme fiilen katılarak yada sessiz
kalarak yardım etmekteyiz.
Bu kadar sohbetten sonra, öncelikle HMUK
313,319 ve 320 maddelerinin dününü ve
bugününü değerlendirmekte yarar var. Böylesi
bir değerlendirmeyi yapmak için sınırlı da
olsa elimdeki usul kitaplarını özellikle
başucu kitaplarım arasında yer alan Sn. Baki
Kuru’nun kitabını inceledim. Becerebildiğim
kadarı ile internet ve bilgisayardan
yararlanmaya çalıştım, ancak, söz konusu
maddelerle ilgili açıklamaların ve yargı
kararlarının yok denecek kadar az olduğunu
gördüm.
HMUK 313 maddesi, değişiklikten önce,
yargılamada bir senet için, taraflardan biri
senedin kendine ait olmadığını beyan eder,
hâkim, bunun doğru olmadığını saptarsa, bu
beyanın sahibine;
- Alt
ve üst sınırları yasada belirtilen cezai
nakdinin uygulanacağını,
- Bunun
yanı sıra talep vukuunda diğer tarafın maddi
ve manevi zararlarını tazmin etmesi
gerekeceğini,
hükme bağlamıştır.
Ben HUMK md. 313 ve 319 arasındaki farkı tam
anlamıyla anlamadım. Bana göre gerek md. 313
gerekse md. 319’da anlatılan durum
sahteciliktir.
Dikkat edilirse, sendin kendisine ait
olmadığı şekli ile senedin sahteliği
yolundaki beyanı hâkim tarafından red edilen
kişi yani senedin sahteliğini yalan yere
beyan eden kişi iki yaptırım ile karşı
karşıya bulunmaktadır. Bunlardan biri, karşı
tarafın talebine bağlı kalmak koşuluyla,
karşı tarafın uğradığı maddi ve manevi
zararları gidermek yükümlülüğüdür. Diğeri
ise, karşı tarafın talebine bağlı
kalmaksızın, hâkim tarafından resen
uygulanması gereken cezai nakdiye ilişkin
hükümdür.
5728 Sayılı yasa ile yapılan değişikliklerin
temel, hatta tek amacı, ceza kanunlarımızda
yapılan değişikliklerle, diğer yasalarımızda
oluşan çelişkilerin giderilmesidir. Örneğin
artık uygulama alanı kalmayan “cezai nakdi”
yerine idari para cezası hükmünün
getirilmesidir. (Eskiden de cezai nakdi
deyimi problem yaratmış hafif para cezası
olarak kabul edilmiş ve problem çözülmüştür) HMUK da yapılan değişikliklerde de öncelikle
bu kurala uyulmuş ve çelişkilerin
giderilmesine çalışılmış gerek incelediğim
HMUK 313 de gerekse diğer maddelerde bulunan
cezai nakdiler yerine idari para cezaları
getirilmiştir. Ancak bu arada, 5728 sayılı
yasanın kabulündeki amacı aşan şekilde, bazı
değişiklikler yapılmıştır. Örneğin
incelediğim HMUK 313 de yer alan
değişiklikte olduğu gibi, cezai nakdi yerine
idari para cezası denmesi gerekiyor iken,
nasıl ve hangi gerekçe ile olduğunu
anlayamadığım bir şekilde hatta yasamanın
amacını aşan bir şekilde, cezai hüküm
ortadan kaldırılmıştır.
Böylece yıllardır uygulanmayan bu yüzdende
yargıçlar açısından HMUK 573/2 ve 7
maddesindeki ve TCK 257. maddesindeki hukuki
ve cezai sorumluluğun doğmasına neden olan
ancak ne hikmet ise usul hükümlerinin kamu
düzenine ilişkin ve özünde emredici olması
ilkesine rağmen hatta HMUK 313 ün kendi
yazılımında emrediciliğin var olmasına
rağmen uygulanmayan hükmün cezai
yaptırımları nedeni ile ileride hâkimler
açısından, sorumluluk ilkelerinin doğurması
olası sakınca sessizce ortadan
kaldırılmıştır. Kanımca bu davranış TCK nın
taraf sorgulamasına ve iddianamenin iadesine
ilişkin hükümlerinin sessizce ortadan
kaldırılması ve sonradan Amerika yeniden
keşfedilmiş gibi gündeme getirilmesine
benzemektedir.
Bu maddeler, yargılamanın süratini ve doğru
maddi vakıalara dayalı olarak kurulmasını
sağlayacak hükümlerdir ki, yargıcın iş
yükündeki azalma ile kıyaslanamayacak kadar
önemlidir.
Bu hüküm her iki tarafa da uygulanması
gereken bir maddedir. Bu maddede ye alan
iddia sözü sözcük anlamı ile kullanılmıştır.
Çünkü HMUK 288. maddesi ile kullanım alanı
açıklanan senet, gerek iddianın gerekse
savunmanın temel unsurudur. Çünkü yargılama
yöntemimizde, yazılı delil, en kıymetli
delildir ve her iki tarafta bu delile
öncelikle dayanmak zorundadır. Eğer bu
delilde gereksiz yere sahtecilik iddiasında
bulunulmaz ve buna dayalı olarak sahtecilik
araştırılması yapılmaz ise tartışmasız bir
şekilde yargılama kısalacaktır.
Geçmişte var olan, böylesi bir olanağı
tazminat hukuku açısından kullanmayarak ya
da resen uygulanması gereken cezai nakdi
hükmünü uygulamayan hâkimlerin bu
eylemlerine karşı sessiz kalarak avukat
olarak bizlerde en az hâkimler kadar yasa
yapmak yetkisini elinde bulunduran yasama
organına ve kamuoyuna karşı sorumluyuz.
Kanımca, bu değişiklikle, idari para
cezasının neden kaldırıldığı, yasama
meclisine bunun gerekçelerinin sunulup
sunulmadığı, yasama meclisinin kararının bu
doğrultuda olup olmadığı, hepsinden
önemlisi, hepimizin vekili olarak görev
yaptığımız kamuoyunun yararının olup
olmadığının, vekile düşen özen borcu ile
davranılıp davranılmadığının bir an önce
tartışılması gerekmektedir. TBB de bu
görevle yükümlüdür. Çünkü yargı kararları
ile hukukun korunması kendisine görev olarak
verilmiştir.
HMUK 313 maddede yapılan değişiklik ile HMUK
319 maddede yapılan değişiklik aynı
niteliktedir. Burada da, hâkim tarafından
uygulanması gereken cezai nakdi yerine para
cezası konulması gerekirken, cezaya ilişkin
hüküm madde metninden çıkarılmış ve sadece
eskidende olduğu gibi, taleple bağlı olarak
maddi ve manevi tazminata hüküm kurulacağına
ilişkin hüküm madde metninde bırakılmıştır.
DİKKAT: 313 maddede “senedin münkire
aidiyetine karar verilmesi” hali 319 maddede
ise “sahtecilik iddiasının reddi” hali hükme
bağlanmıştır. İlk bakışta bir birinin aynı
gibi görünen bu maddeler arasındaki fark,
HUMK md. 313’de tarafın senedin kendisine
ait olmadığını iddia etmesine rağmen
md.319’da tarafın herhangi bir nedenle
senedin sahteliğini iddia etmesidir. Bana
göre İKİSİ DE SAHTECİLİKTİR. Zaten Hukuk
Muhakemeleri Kanunu Tasarısı da aynı
mantıkla hareket etmiş bu olayı topluca
tasarının 212. maddesinde değerlendirmiş,
madde başlığı olarak da “imza veya yazı
inkârı” sözcüklerini kullanmıştır.
HMUK 319 maddeye atıfta bulunan HMUK 320
madde de değişikliğe uğramış ve HMUK 320
maddesi eski hali ile sadece cezai nakdi
uygulanacağını hükme bağlamış olmasına
rağmen değişiklikle cezai nakdiye ilişkin
uygulama kaldırılmış bunun yerine HMUK 319 a
uygun olarak taleple bağlı kalınarak maddi
ve manevi tazminat uygulanacağı HMUK 319
maddeye yapılan atıfla hüküm altına
alınmıştır. Kısacası burada da hâkimin resen
uygulamakla yükümlü olduğu uygulamadığı
takdirde hâkim açısından cezai ve hukuki
sorumluluğun doğması gereken cezai hüküm
uygulama dışı bırakılmıştır.
HMUK 320 maddesini incelediğimizde, maddenin
sahtecilik iddiasından feragat
edilebileceğini, ancak feragatin geçerli
olabilmesi için hâkim tarafından kabul
edilmesi koşulunu aramaktadır. Bilindiği
gibi, usul hukuku hükümlerine göre davadan
feragat kabule dayalı değildir. Buna rağmen
bir vakıa niteliğinde olan senedin sahteliği
iddiasından feragat etmenin hâkimin kabulüne
bağlanmasının nedenini anlamak isterim.
Burada feragat ile birlikte sahteciliğin
reddi ya da senedin münkire aidiyetine
ilişkin hükümlerinin dolaylı yolla ihlali
olduğu inkâr edilemez. Bu nedenle,
md.313,319 ve 320 ile bir bağlantı
kurulmaktadır. Sahte senet düzenlemek yada
kullanmak suç olduğuna göre,feragat ile
suçtan kaçılıp kaçılmadığının irdelenmesinin
hakime bırakılmasını da anlamaktayım.
Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tasarısına
baktığımızda hâkim tarafından verilen para
cezalarının kaldırıldığını görmekteyiz. Yani
5728 sayılı yasa ile yapılan değişiklik
tasarıya uygundur. Ancak maddedeki
değişikliklerin tasarıya uygun olarak
düzenlenmesi maddelerin 5728 sayılı yasanın
amacına aykırılığı ortadan kaldırmaz.
Böylesi bir davranışsa benim tarafımdan
benimsenmez.
Bu değişiklikleri incelerken kitaplarımın
kenarına HMUK 314, 315 maddeleri ile ilgili
olarak düştüğüm not ve bu maddelerin BK
md.53 ile bağlantısı dikkatimi çekti. İlk
fırsatta bu konuya değinmek istediğimi
hatırlatırım.
Yazıyı bitirdikten sonra adliyeye
gittiğimde, Ankara Barosu’nun (Baromun),
ilan panosunda söz konusu değişikliklerle
ilgili olarak Mahkemelerde Anayasaya
aykırılık iddiasında bulunulmasını öneren
yazılarını okudum. Özellikle belirtmek
isterim ki bana göre, 1927 yılından beri
uygulanan bu kurallar, meslek kurallarımızla
da bağdaşmaktadır. Çünkü meslek kurallarına
göre de gereksiz dava açmak ya da davayı
uzatmak doğru bir davranış değildir. Ayrıca
bundan önceki yazımda değinmiş olduğum yargı
kararları ve Senai Olgaç emsal İçtihatlarla
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu 1977 Bası
sf.919 vd.’da yer alan HGK’nun 6.10.1971 gün
67/4-825 E 566 K sayılı kararı
incelendiğinde, amacın, dava açma hakkı
ve/veya savunma hakkının, kötü niyetle
aşılarak, sadece bir başkasına zarar vermek
için kullanılmasının madde kapsamında
değerlendirildiği yani Anayasa’ya uygun
olduğu kanısında olduğumu belirtmek isterim.
Ankara, Mart 2008
NOT : HGK’nun 6.10.1971 gün
67/4-825 E 566 K sayılı kararında "Dinlenen
davalı tanıkları borcun gerçekleşmesi
sırasındaki olaylara değil tarafların
olaydan sonraki karşılıklı açıklamalarına
tanıklık etmişlerdir. Bono konusu borcun
gerçekten var olup olmadığı, bir inanca veya
bir olayın gerçekleşmesine bağlı borç veya
ceza koşulu olup olmadığı konusunda
açıklamada bulunulmamıştır. Bir an için
böyle olduğu farz olunursa belgenin
muvazaalı bir belge olduğu sonucuna varılır.
Bu halde de Borçlar Yasasının 167.
maddesinden önce 18. maddesinin son fıkrası
hükmünün uygulanması, bu savunmanın temlik
edilene karşı geçerli olmaması gerekir. Oysa
Cumhuriyet Savcılığınca yapılan şikayet bu
yönü değil açıkça sahtecilik isnadını
kapsamakla, bu eylemi davacıya yükleterek
onun cezalandırılması istenmektedir ki bu
eyleme Borçlar Yasasının 49. maddesinde
öngörülen ağır kusur ve zarar koşulu
gerçekleşmiş ve davacının manevi tazminat
isteme hakkı doğmuştur. Bu nedenlerle özel
dairenin bozması doğru olduğundan yasaya
aykırı olan direnme kararı bozulmalıdır"
denilmektedir.
5728 sayılı yasa ile getirilen değişikliklere kolay
erişim için
http://www.inisiyatif.net/document/Kanun5728/
üzerine tıklayınız
5728 sayılı yasa ile HUMK'a gelen değişiklikleri eski
hükümlerle karşılaştırmalı olarak görüntülemek için
http://www.inisiyatif.net/document/60_files/5728_1086Degisiklik.pdf
üzerine tıklayınız
NOT: Yazarın iletişim adresi ve bilgilerini görmek
için başlıktaki ismi üzerine ya da
buraya tıklayınız