Özel
hastaneler konusunda, daha doğrusu, özel
hastanelerde oluşan tıbbi hatadan kaynaklı
sorumluluk davaları hakkında, bir şeyler
yazabilmek için uğraşıp durmaktayım. Henüz
bitiremedim. Ancak, son günlerde, özel
hastanelerle ilgili olarak, basına yansıyan
bazı olaylardan ötürü, özel hastaneler
konusunda bir şeyler söylemenin zamanının
gelip geçtiğini düşündüğüm için, bu küçük
yazıyı sizlerle paylaşmak istedim.
Bu ay
içinde, SSK'lı hastaların tedavi giderleri
için bir yasal düzenleme gerçekleştiğini,
özel hastane sahiplerinin bundan hoşnut
olmadığını, basından öğrendim. Hayretler
içinde kaldım. Çünkü 05.06.1933 tarihinde
yayınlanarak yürürlüğe giren 2219 sayılı
Hususi Hastaneler Kanununun 28 maddesi
“Hususi hastanelerde yatan hastalardan
sınıflarına göre alınacak gündelik ücret
Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekâletince uygun
görülecek miktardan fazla olamaz” hükmünü
aynı kanunun 26. maddesi ise
“Hususî hastanelerde para ile yatan
hastalardan sınıflarına göre alınacak
gündelik ücrette; ikamet, iaşe ve hastalığın
icaplarına göre yapılması lazım gelen bütün
bakım ve hastanede yapılan basit laboratuar
muayeneleri ve 12 nci maddede yazılı
hastanenin muvazzaf mütehassıs hekimleri
ücretleri dâhildir. Ancak cerrahi ameliyeler
ile hastanın istemesi ile dışarıdan
çağrılacak hekimin muayene ve tedavi
paralarıyla ilaç ve pansumanlarına sarf
olunan malzeme ve röntgen muayenelerinin
paraları hastalar tarafından ayrıca
ödenir.
Fakat verem sanatoryumlarında röntgen
muayenesi için hiç bir ücret alınmaz”
hükmünü içermektedir.
Kanun bu hükümleri ile hem özel hastane
ücretlerinin tanımını yapmış, kapsamını
belirlemiş hem de bu ücretin kimin
tarafından saptanacağını hüküm altına
almıştır.
Hususi Hastaneler Tüzüğünü incelediğimizde
ise, Tüzüğün 34. maddesinde, ilk ücretin
nasıl saptanacağının, bu ücretin hangi
koşullarla ve hangi zaman diliminde
değişeceğinin hüküm altına alındığını
görmekteyiz.
Kanunun 32. maddesi ilk cümlesi ise “Hususi
hastaneler ihtisas daireleri içinde bulunan
ve resmi makamlar tarafından para ile tedavi
edilmek üzere gönderilen hastaları alır ve
tedavi ederler” hükmünü içermektedir.
Yasanın 26, 28 ve 32. maddelerini birlikte
yorumladığımızda, özel hastanelerin resmi
kurumlardan gelen hastalara bakmakla yükümlü
olduğu, gerek bu hastalara gerekse diğer
hastalara uygulayacağı ücretin ise bakanlık
tarafından belirlenen ücret olduğu sonucuna
ulaşırız.
Yasa koyucu, her zaman yasaları ihlal eden
kişilerin var olacağını düşünerek, söz
konusu kanunun 42. maddesi ile bakanlığın
belirlediği ücretten fazla ücret almanın
yaptırımını getirmiştir. Bu nedenle, önce bu
davranışın sorumlusu olarak “mesul
müdürleri” belirlemiş ve daha sonra mesul
müdürlere, fazla alınan paranın iadesi
yükümlülüğü ile birlikte “iki yüz liradan
beş yüz liraya kadar ağır para cezası
alınır” hükmü ile de cezai sorumluluk
getirmiştir. Bu iki sorumluluk ta mesul
müdürlerin şahsi sorumluluklarıdır (Ceza
mevzuatında oluşan değişikliklerin, bu para
cezasını nasıl etkilediğini saptamayı, konu
ile uğraşanlara bırakarak olaya devam
etmekte yarar görmekteyim).
Hükümet, diğer bir anlatımla yönetim, bir
bütün olduğuna göre ve ücretlerin
belirlenmesi açısından, Sağlık Bakanlığı’na
tanınmış bu yetki var iken, yeniden ücret
belirlemesine ilişkin yetki için yasa
çıkarmayı anlamış değilim. Bence, böylesi
bir durumda, yetki çıkarmak yerine yasaya
aykırı davranışları saptayıp gereken
cezaların uygulanması öncelik taşımalı idi.
Bu yazıda, yasalara aykırı şekilde ücret
alan özel hastanelerde, bu eylemin kişisel
sorumlusu olarak incelediğimiz “mesul
müdür”ün sorumluluğu sadece bu eylemle
sınırlı değildir. Hususi hastaneler
kanununun 9. maddesine göre her hususi
hastanede mesul müdür bulunması zorunludur.
Kanunun 9. maddesi kimlerin mesul müdür
olarak atanabileceğini açıkça hükme
bağlamıştır. Kanun ayrıca, mesul müdürün,
çalışma koşullarını, görevini geçici ya da
sürekli olarak yapamaz hale geldiğinde
uygulanması gereken kuralları da hükme
bağlamıştır. Yasanın 23. maddesi ise, mesul
müdürlerle ilgili temel sorumluluk hükmünü
getirmiştir. Bu hükme göre “Hususi
hastanelerin müdürleri hastanelerin her
türlü mali ve idari işlerinden mesul ve
hastaların fenni şekilde tedavi ve
istirahatlarını temine mecburdur”.
Kanımca, 9. madde hükmü nedeni ile mesul
müdürü, tedaviyi temine mecbur olmasından
ötürü, tanı ve tedavide hatalı tutumu
nedeniyle hasta zararına yol açan hekimin
sorumluluğundan ötürü de, sorumlu tutmamız
gerekecektir. Bu sorumluluk yasadan
kaynaklanan sorumluluktur. Bu sorumluluğun
koşullarının neler olması gerektiği,
sınırları, sonuçları ve benzeri detayları
tartışmaya muhtaç bir konu olsa da, yasanın
getirdiği sorumluluk şartını yok saymamıza
neden olamaz.
Mesul müdürün sorumluluğunun tartışılır
olmasının yanı sıra, özel hastane
doktorlarının ve işleteninin sorumluluğu da
tartışma konusudur. Ben bu konuda Sayın
Çetin Aşçıoğlu’nun Tıbbi Yardım ve El
Atmalardan Doğan Sorumluluk (1993 bası) adlı
yapıtında yer alan görüşlere katılıyorum.
Sayın Aşçıoğlu’na göre, tıbbi tedavide
doktorun bağımsızlığı, öncelikle
değerlendirilmesi gereken unsurdur. Bu
nedenle, doktor ile özel hastane arasında
var olan hizmet ilişkisi, tedavinin söz
konusu olduğu durumlarda, dikkate alınamaz.
Bu durumda vekâlet akdi ön plana çıkar ve
doktor ile hasta arasında ikame vekil
ilişkisi doğar. Sayın Aşçıoğlu bu yöndeki
açıklamalarını yaparken, tam hastane
sözleşmesinde, hastanın doktorunu seçme
serbestîsi bulunduğunu belirtmekte ve bu
seçme hakkının hastane tarafından hasta
adına gerçekleştirildiğini belirtmektedir
(adı geçen yapıt sayfa 21 ve devamında yer
alan açıklamalardan özetlenmiştir).
Kanımca, Sayın Aşçıoğlu’nun bu görüşüne ek
olarak, hastanın doktorunu seçme hakkı ve
doktorun hastayı ret etme hakkını da dikkate
alarak, ikame vekâleti onamanın oluştuğunu
belirtmek ve hasta ile doktor arasında ki
vekâlet akdine ilişkin, görüşü, güçlendirmek
mümkündür. Burada sözü edilen seçme hakkı,
hastanın hastanenin olanakları ile
sınırlandırılmış seçme hakkıdır. Yoksa,
doktorluk sözleşmesi katkılı hastaneye tam
kabul sözleşmesi ve bölünmüş hastane kabul
sözleşmesinde ki seçme hakkı değildir.
Özel hastaneler, yasa gereği acil vakaları
kabul ile yükümlüdür. Bu husus, Hususi
hastaneler kanununun 32. maddesinde
düzenlenmiştir. Maddeye göre “.... Ani bir
arıza veya kaza neticesinde müstacelen
tedaviye muhtaç olan şahısların hususi
hastanelere müracaat veya nakillerinde
hastanece derhal acele tedavilerini yapmak
mecburidir. Bunlardan fakir olanların
yatırılarak tedavileri lâzımsa hastanenin
parasız kısmına alınır. Parasız yatakları
olmayan hastaneler bu fakir hastaları
nakilleri kabil hale gelinceye kadar
yatırarak tedavi ederler. Bu suretle
yatırılan fakir hastalara ait gündelik
tedavi ve ilâç paraları o yerin
belediyesince ödenir”. Görüldüğü gibi
maddede, acil tıbbi yardım gereksinimi
bulunan fakir hastalar için iki olanak
vardır. Bunlardan birincisine göre, Hususi
hastaneler Kanununun 3. maddesi gereği
hastanın beyan edilen “parasız hasta”
kontenjanından yararlandırılması, diğeri ise
nakilleri mümkün hale gelinceye kadar
gereken bakımın parasının belediyelerce
karşılanmasıdır.
Hususi Hastaneler Tüzüğünün 28. maddesinde
ise, özel hastanelerde acil müdahalelerin
yapılabilmesi için gereken ünitelerin
kurulmasının şart olduğunu görmekteyiz. Söz
konusu maddeye baktığımızda “(Değişik:
97/9295 - 20.3.1997) Acil hastalar ve
yaralıların özel hastanelere başvurması
halinde ilk ve acil müdahalenin
yapılabilmesine imkân verecek nitelikte bir
acil ünitenin oluşturulması zorunlu olup,
yapılacak tıbbi yardım ve alınacak
önlemlerin yerine getirilmesinden mesul
müdür, bulunmaması halinde nitelikleri
yönetmelikte belirtilen nöbetçi tabip
yükümlüdür.Acil ünitede bulunması gereken
personel ile araç-gereç Sağlık Bakanlığı’nca
çıkarılacak bir yönetmelikte gösterilir.”
Hükmünün yer aldığını görürüz.
Hususi hastaneler Kanununun 32 maddesinde
fakir olan hastaların acil olarak hastaneye
gelmeleri halinde bunların hastanenin
parasız yataklarında tedavilerinin yapılması
gerektiğinin hükme bağlandığını görmüştük.
Bu kez aynı konuyu, Hususi Hastaneler
Tüzüğünün 34. maddesinden incelediğimizde
ise, (1) Özel hastanelerde en az bir yatak
olmak koşulu ile yatakların % 5'i kadar
parasız hastalar için yatak ayrılması
gerektiğinin, (2) Bu yataklara kabul
edilecek hastaların Bakanlık, yerel mülki
amir ve hastane yönetimi tarafından tayin
edileceğinin, hükme bağlandığını
görmekteyiz. Diğer bir anlatımla, kanun
tarafından hüküm altına alınan parasız
hastanın sayısı ve nasıl kabul edileceği
tüzük tarafından açıklanmış ve uyulması
zorunlu kural haline gelmiştir.
Hekimlik mesleğine ilişkin etik kuralları
incelediğimizde, 10 maddesinde “Hekim,
görevi ve uzmanlığı ne olursa olsun, gerekli
tıbbi girişimlerin yapılamadığı acil
durumlarda, ilk yardımda bulunur” kuralının
yer aldığını ayrıca tıbbi deontoloji
nizamnamesinin 3. maddesinde ise “Tabip,
vazifesi ve ihtisası ne olursa olsun,
gerekli bakımın sağlanamadığı acil
vakalarda, mücbir sebep olmadıkça, ilk
yardımda bulunur” hükmünün yer aldığını
görmekteyiz. Kısaca, yasama organı kanunlar
yolu ile, yürütme organı tüzük ve
yönetmeliklerle, tüm sağlık görevlilerine
acil fakir hastalarının bakımının
yapılmasını emretmiştir.
Yasa hükmü bu kadar açık olmasına rağmen,
yanık tedavisi için gelen bir hastayı
parasızlıktan ötürü, tedavi etmemek ve/veya
gönderilmesi gereken tıp merkezine
göndermemek, kanımca, hastanenin mesul
müdürünün, acil servis sorumlusunun ve
hastane işleteninin tazminat ve ceza hukuku
açısından sorumluluğunu doğuran eylemlerdir.
Çünkü bir insanı yakmak ile yanığını tedavi
etmeyerek acı çekmesine ve hastalığının
ilerlemesine yol açmak arasında benim
açımdan bir fark bulunmamaktadır.
Ankara, Nisan 2008
NOT: Yazarın iletişim adresi ve bilgilerini görmek
için başlıktaki ismi üzerine ya da
buraya tıklayınız