Daha önce bu sitede yayınlanan “Karşı Taraf Vekalet Ücreti ve
Yargıtay'ın Bir Kararı” başlıklı yazımda karşı taraf vekalet
ücretinin vekil eden tarafından tahsil
edilmemesi halinde hukuki problemin ne
olduğu ve nasıl çözülmesi gerektiği
konusunda düşünülmesi gerektiğini
hatırlattığım yazımı okuyanlar tarafından
bilinmektedir.
O yazıda yer alan hatırlatma, aslında bir
hatırlatma olmayıp bir korkunun ifadesidir.
Ne yazık ki korktuğum durumun bir benzeri
feragat nedeniyle, hem de yasada düzenleme
olmasına rağmen, başıma/başımıza gelmiştir.
Bilindiği gibi,Avukatlık Yasasında yapılan
değişiklik ile, davada hüküm altına alınan
karşı taraf vekalet ücretinin avukata ait
olduğu belirlenmiştir. Yasada meydana gelen
bu değişiklikten sonra yerel mahkemeler
hatta Yargıtay’ın değişik daireleri
arasından farklı görüşler oluşmuş,
dairelerin kararlarının bir kısmında karşı
taraf vekalet ücretinin avukata ait olduğu
dikkate alınarak avukat adına hüküm
kurulması belirtilmiş; bir kısmında ise
Avukatlık Kanununda yapılan bu değişikliğin
vekil ile vekil eden arasındaki ilişki
açısından geçerli olduğu, avukatın davanın
tarafı olmaması nedeni ile hüküm kurulurken
söz konusu karşı taraf vekalet ücretinin
davanın tarafı adına hükmedilmesi gerektiği
belirtilmiştir. Daire kararları arasında ki
bu çelişki, HGK kararına bağlanmış ve
avukatın davanın tarafı olmaması nedeni ile
karşı taraf vekalet ücretinin davanın tarafı
adına hükmedilmesi gerektiği yönündeki karar
kabul görmüş ve uygulamaya bu yönde devam
edilmiştir (Bkz.
Karşı Taraf Vekalet Ücreti ve
Yargıtay'ın Bir Kararı)
Yargıtay tarafından benimsenen bu görüşe
katılmadığımı belirtmekle yetinmeyerek, söz
konusu görüşün uygulamada neden olabileceği
sakıncaları önceden görüp, bu sakıncaları
önleyecek çalışmaların yapılması ile yasa
koyucu tarafından meslektaşlarımın hakkı
olarak benimsenen bir parasal yararının
elden gitmemesi için gerekenlerin
yapılmasını öncelikle TBB den ve barolardan
beklemenin bir meslektaş olarak hakkım
olduğu kanısındayım.
Ancak, gerek TBB gerekse barolar hala
parasal konularda uğraş vermenin ayıp
olduğunu düşünmüş olmalarından ötürü suskun
kalmayı yeğlemektedirler.
İşte bizler bu suskunluğun içerisinde
yaşarken Yargıtay 4 Hukuk Dairesi bir kararı
ile karşı taraf vekalet ücreti konusunda
yasaya aykırı düşünmenin ötesinde bu güne
kadar oluşmuş Yargıtay kararlarında yer alan
mantığa hatta kendi eski kararlarına da
aykırı düşmüştür. Diğer bir anlatımla
Yargıtay’ın temel görevlerinden biri olan
ülkede yerleştirilmesi gereken hukuk
birliğine ve Yargıtay Kanununa aykırı karar
oluşturmuştur.
4. Hukuk Dairesi bu kararı oluştururken
kendisine ait ve özellikle Yargıtay 13 Hukuk
Dairesinin sulh, feragat vb hallerle ilgili
olarak yerleşmiş kararlarını dikkate
almamıştır.
Söz konusu karar, Yargıtay 4. Hukuk
Dairesi’nin 8.5.2006 gün 2005/666 Esas
2006/5446 Karar sayılı kararıdır. Karar,
incelendiğinde, yasanın yanlış yorumlanarak
vekalet ücreti açısından avukatların bir
kaybının daha doğmasına neden olunduğu
görülecektir.
Yargıtay kararını irdelemeden evvel, karara
esas olan somut olayı belirlemekte yarar
bulunmaktadır. Bu amaçla Yargıtay kararına
baktığımızda, kararda yer alan anlatıma göre
“ Somut olayda davacı avukat, müvekkili
adına başlattığı icra takibinden
müvekkilinin feragat etmesi nedeniyle takip
borçlusundan vekalet ücreti istemektedir.”
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi bu kararında yer
alan gerekçeyi ve hükmü incelediğimizde,
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin, Yargıtay
kararlarında hatta Hukuk Genel Kurul
kararlarında benimsenen kararı benimsemekte
olduğunu ve Avukatlık Kanunu’nun 164/son
maddesinde yer alan “dava sonunda karar ile
tarifeye dayalı olarak karşı tarafa
yüklenecek vekalet ücretinin avukata ait
olacağına” ilişkin hükmün vekil edenle vekil
arasında hüküm ifade etmesi gerektiğini
belirttiğini, bu hükmün Hukuk Usulü
Muhakemeleri Kanunu’nun temel ilkesi olan
yargılama sonunda kurulacak olan hükmün
davanın taraflarına yönelik olmasına ilişkin
hükümleri kaldırıcı veya değiştirici
nitelikte olmadığını vurgulayarak
gerekçesini oluşturduğu ve bu gerekçeye
dayalı olarak davacı avukatın talebinin ret
edilmesi gerektiğine karar verdiğini
görmekteyiz.
Her ne kadar Yargıtay kararında, dava konusu
ücretin avukatlık ücret sözleşmesinden
kaynaklanan ücret mi yoksa karşı taraf
vekalet ücreti mi olduğu açıkça
belirtilmemiş ise de, kararın HMUK
hükümlerine dayandırılmış olması nedeniyle
dava konusu ücretinin karşı taraf vekalet
ücreti olarak anlaşılması gerekmektedir. Bu
nedenle de kararı, hem karşı taraf vekalet
ücreti açısından hem de ücret sözleşmesinde
yer alan vekalet ücreti açısından
değerlendireceğim.
Bilindiği gibi, yargılama gideri olarak
kabul ettiğimiz dava ile ilgili olan karşı
taraf vekalet ücreti, HMUK 423 maddesi ile
düzenlenmiş olup kararla birlikte resen
Avukatlık Asgari Ücret Tarifeleri esas
alınarak belirlenip hak eden taraf lehine
hüküm altına alınır. Asgari Ücret
Tarifesinin hazırlanmasında da HMUK 423 ve
Avukatlık Kanununun 169. maddesi yasal
kaynağı oluşturmaktadır. Bu nedenle, söz
konusu tarife yargı kararına dayalı olarak
iptal edilmediği müddetçe geçerlidir ve
uygulanması zorunlu düzenlemedir.
Uyulması zorunlu olan Asgari Ücret
Tarifesinin 6 maddesi gereğince, yargılama
aşamasında davanın konusuz kalması, feragat,
kabul ve sulh meydana gelirse, dosya
değerlendirilir ve delillerin toplanmasına
ilişkin ara kararı gereğinin yerine
getirilip getirilmediğine bakılır, eğer
deliller toplanmış ise ücretin tamamına,
toplanmamış ise yarısına hüküm olunur
(Asgari Ücret Tarifesinin bu maddesi
kendisine kriter olarak aldığı “delillerin
toplanmasına ilişkin ara karar” kavramı,
HMUK ta meydana gelen değişiklikten sonra,
tartışmaya açık bir kavramdır. Çünkü, HMUK
179, 180, 195 maddeleri delillerin dava
dilekçesinde ve cevap dilekçesinde
belirtilmesini ve bunların dilekçe ile
birlikte sunulması gerektiğini
emretmektedir. HMUK 180 maddedeki 10 günlük
süre dilekçede yer alan delillerin mahkemeye
sunulmaması haline ilişkindir. İstisnai bir
haldir. Bu durumda delillerini dilekçe ile
birlikte sunan kişi cezalandırılmış
olmaktadır. Çünkü böylesi bir durumda ara
kararına gerek yoktur. Ancak, konumuz nedeni
ile bu tartışmayı şimdilik burada bırakmayı
yeğliyorum).
Avukatlık Kanununun 165. maddesi, davanın
sulh yada benzer nedenlerle sona ermesi
halinde avukatın ücretinden ötürü her iki
tarafında sorumlu olduğunu hüküm altına
almıştır.
Burada önemle üzerinde durulması gereken bir
konu, Avukatlık Kanununun 165. maddesinde
meydana gelen değişmedir. Bu madde 2001
tarihinde yapılan değişiklikle bu günkü
halini almıştır. Değişiklik öncesi “İş
sahibinin birden çok olması halinde
bunlardan her biri, sulh ile sonuçlanan
işlerde ise her iki taraf, avukat
ücretlerinin ödenmesi hususunda müteselsil
borçlu sayılırlar” şeklinde olan madde
metni, değişiklikten sonra “iş sahibinin
birden çok olması halinde bunlardan her
biri, sulh veya her ne suretle olursa olsun
taraflar arasında anlaşmayla sonuçlanan ve
takipsiz bırakılan işlerde her iki taraf
avukat ücretinin ödenmesi hususunda
müteselsil borçlu sayılırlar” haline
gelmiştir. Maddenin değişiklikten öncesini
ve sonrasını karşılaştırdığımızda, en önemli
farkın maddenin ilk halinde müteselsil
sorumluluğun uygulanması için taraflar
arasında sulh olmasının şart koşulduğu, buna
karşılık değişiklikten sonra müteselsil
sorumluluğun doğabilmesi için sulhun dışında
kalan ve davayı sona erdiren anlaşmaların ve
davanın takipsiz bırakılmasının da yeterli
olduğunun hükme bağlandığını görmekteyiz.
Böylece, yargı kararlarında yer alan ve
taraflar arasında ki davadan feragatin,
davayı takipsiz bırakmanın gerçek nedeninin
araştırılması eğer gerçek neden tarafların
sulhu ise Avukatlık Kanununun 165.
maddesinin uygulanması gerektiği yolundaki
uygulamayı benimsemiş ve yasa ile güçlü hale
getirmiştir.
Bu değişiklikten sonra davanın feragatle
sonuçlanmış olması halinde eski uygulamada
olduğu gibi feragatin aslında sulh içerip
içermediğini irdelemeye gerek bile
olmaksızın, avukatın ücretinden ötürü
davanın taraflarının müteselsil
sorumluluğunu kabul zorunluluğu
bulunmaktadır. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi,
yasanın bu açık hükmüne rağmen feragat
halinde, müteselsil sorumluluğun olması
gerektiğini görmemiş ve yasaya aykırı bir
kararın oluşmasına neden olmuştur.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin söz konusu
kararındaki hukuksal hatalarından bir
başkası ise, somut olay icra takibinden
kaynaklanan bir olay olmasına rağmen, somut
olayın çözümünde HMUK dayanmış fakat konu
ile doğrudan ilgisi bulunan İİK değinmemiş
olmasından kaynaklanmaktadır. Bilindiği
gibi, icra takiplerinde İİK 138 /3 maddesine
göre, icra takip gideri olarak kabul edilen
karşı taraf vekalet ücreti bulunmaktadır. Bu
ücretin hesaplanmasında da Avukatlık Asgari
Ücret Tarifesi uygulanır. Bu nedenle de,
Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 11.
maddesi “İcra ve iflas müdürlüklerindeki
hukuki yardımlara ilişkin avukatlık ücreti
takip sonuçlanıncaya kadar yapılan bütün
işlemlerin karşılığıdır. Konusu para veya
para ile değerlendirilebiliyor ise avukatlık
ücreti,bu tarifenin ikinci kısmının ikinci
bölümünde icra dairelerindeki takipler için
öngörülen ücretten az olamaz” hükmünü
içermektedir.
Yukarıda yapılan açıklamaları birlikte
değerlendirdiğimizde, Yargıtay 4. Hukuk
Dairesinin inceleme konusu yapılan
kararında, uygulanan hukuksal normun yanlış
seçildiği açıkça görülmektedir.
İİK 138/3 maddesini ve Avukatlık Asgari
Ücret Tarifesini somut olayımıza
uyguladığımızda, dava nedeniyle HMUK’a göre
oluşan karşı taraf vekalet ücretinde olduğu
gibi, feragat durumu için özel bir hükmün,
İİK da ve Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinde
yer almadığını görmekteyiz. İcra takipleri
ile ilgili olarak İİK ve tarifede bir hüküm
olmaması konuyu çözümsüz hale
getirmemektedir. Çünkü, hukukçu, elindeki
problemi hukuk kültürü ile değerlendirmek ve
yasalar yardımı ile çözmek zorundadır.
Üstelik eğer bu hukukçu yargıç olarak görev
yapmakta ise MK 1 maddesinin kendisine
vermiş olduğu özel yetkiyi yani yasama
yetkisini kullanmak zorundadır. Somut
olayımızı bu açıdan değerlendirdiğimizde,
Yargıtay’ın Avukatlık Kanunun 163/son
maddesini yanlış yorumlamakla beraber
maddenin özünde kabul ettiği ve doğru olan,
karşı taraf vekalet ücreti olarak hüküm
altına alınan parasal değer avukata ait,
hükmü ile karşı karşıya kalmaktayız.
Yargıtay yasanın hükmünü yanlış
değerlendirmekle birlikte, paranın mülkiyeti
konusundaki yasa hükmünü doğru
değerlendirmektedir. Somut olayımızda çözüm
için bize paranın malikinin kim olduğu
yeterli olduğuna göre, olayın diğer
aşamalarını çözmeye çalışmakta yarar
bulunmaktadır.
Paranın maliki avukat olduğuna göre, malik
sıfatı ile tasarruf yetkisi de avukata
aittir.
Para ile ilgisi açısından,vekil edenin
hukuki durumunu nitelendirmeye çok uğraşmış
olmama rağmen, bildiğim hukuki
müesseselerden hiç biri ile çözüme
ulaşamadım. Kendine özgü bu durum için, olsa
olsa diye, zorlanarak “zorunlu vekalet”
deyimini uygun buldum. Bu nedenle de vekil
edenin, karşı taraf vekalet ücretinin
tahsili açısından avukatın vekili gibi
davranmak zorunda olduğu kanısına ulaştım.
Bunun sonucu olarak da, Yargıtay kararı ile
gelişen zorunlu vekalet ilişkisinde avukatın
vekili durumunda bulunan ve davanın tarafı
olan kişinin, vekalet görevinin sadece karşı
taraf vekalet ücretini tahsil ederek yada
tahsiline olanak tanıyarak, avukata teslimle
sınırlı olduğunu düşünmekteyim.
Bu kişinin, vekalet görevi bu denli sınırlı
olduğuna göre, paranın mülkiyetini
değiştirecek bir karar verme yetkisi
bulunmamaktadır. Bu yüzden de bu kişi, bir
icra işleminde, mülkiyeti kendisine ait
alacaktan feragat edebilir ancak mülkiyeti
avukata ait karşı taraf ücretinden feragat
edemez.
Her ne kadar HMUK ve İİK ayrı ayrı yasalar
olup başka başka olayların çözümünde hüküm
getirmekte ve Avukatlık Asgari Ücret
Tarifesinde icrada oluşan karşı taraf
vekalet ücretinin feragat nedeniyle nasıl
hüküm altına alınacağı belirtilmemiş ise de,
Avukatlık Kanununda yer alan hükümler her
iki hale de uygulanması gerekli hükümlerdir.
Bu nedenle, yasaya dayalı olarak yapmış
olduğum mülkiyete ilişkin değerlendirme
tartışmasız yasaya uygun bir
değerlendirmedir. Ayrıca, gerek doktrinde
gerekse yargı kararlarında Avukatlık Kanunun
165 maddesini hem avukatlık ücret
sözleşmesinden hem de karşı taraf vekalet
ücretinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda
uygulanması gerektiği belirtilmektedir. İİK
138 maddesine göre oluşan ve yargı gideri
olarak kabul ettiğimiz bu ücret de bir karşı
taraf vekalet ücreti olduğuna göre,
Avukatlık Kanunu 165 maddesinin buraya da
uygulanması zorunludur.
Olayı, Avukatlık Kanunun açısından
değerlendirdiğimizde yasanın 166 maddesinde
yer alan hükmü de hatırlamakta yarar
bulunmaktadır. Bu hüküm gereği, karşı taraf
vekalet ücreti söz konusu kararda yer alan
avukat dışında biri tarafından icraya
konulur ise icra müdürünün kararda adı geçen
avukata ihbar yükümlülüğü bulunmaktadır ve
İcra işlemleri bu ihbar yükümlülüğü yerine
getirildikten sonra devam eder. Bu madde de
bize paranın malikinin avukat olduğunu onun
iradesi dışında tahsil işlemlerinin bile
yapılamayacağını hatırlatmaktadır. Tahsil
işlemleri bile avukatın oluruna bağlı ise
bundan feragat etmek kuşkusuz avukatın
oluruna bağlıdır.
Yargıtay 4 Hukuk Dairesi’nin, daha önceki
tarihlerde feragata ilişkin olarak vermiş
olduğu kararları incelediğimizde, diğer
dairelerde olduğu gibi feragatin gerçekten
sulh olup olmadığını irdelemek gerektiğine
karar verdiğini görmekteyiz (Murat Aydın,
Avukatlık Ücreti, 4. Bası 85. sayfa dipnot
98’de yer alan 4. Hukuk Dairesi’nin
24.04.1972 gün 12632/3724 sayılı kararı ve
03.11.1975 gün 6777/11136 sayılı kararı). Bu
kararlar, yukarıda da değindiğimiz gibi,
Avukatlık Kanununun 165. maddesinin 2001
yılında geçirdiği değişiklik öncesine ait
kararlarıdır. Kanımızca, değişiklikten
sonra, feragatin varlığı ile böyle bir
irdelemeye gerek olmadan müteselsil
sorumluluğa karar vermek gerekmektedir.
Yargıtay 4 Hukuk Dairesinin Yargıtay
Kanununa (15/2-c maddesine) aykırı
davrandığını söylediğimiz hatırlanır ise, bu
aykırılığın her hangi bir dairenin eski
kararından dönmesi için, gerekçeleri ile
birlikte genel kurula başvurması gerektiğini
hatırlatmakta yarar bulunmaktadır. Buna
aykırı karar kanımca fiilen var hukuken yok
karardır ve kimseyi bağlamaz.
Eğer 4 Hukuk Dairesi bu konuda diğer
dairelerin kararlarını aramak gereğini
hissetseydi ya da pek çok kişi için ilk
başvuru kitabı niteliğine kavuşmuş olan Baki
Kuru’nun eserlerine baksaydı, İcra İflas
Hukuku El Kitabı adlı yapıtının 114
sayfasında, dip not 8 yer alan Yargıtay 12
Hukuk Dairesine ait 7.4.2003 gün ve
3370/7525 sayılı kararını bulabilir ve ya
karara uyar ya da gerekçesinde uymayış
nedenlerini gösterir hatta gerekirse kurula
başvurabilirdi. Ve böylece bir yanlışın
doğumuna engel olurdu.
Değerli meslektaşlarım, telefonla yada yüz
yüze geldiğimizde bizzat eleştiri yapanlara
teşekkür ederim. Hiç olmazsa okunmuş olmanın
keyfini yaşamaktayım. Eğer eleştirilerinizi
yazılı hale getirirseniz ve birlikte
paylaşırsak daha çok keyif alırım.
Ancak benim sizden bir başka
ricam var. Gördüğünüz gibi, avukatlık
ücretine ve karşı taraf vekalet ücretine
takmış durumdayım. Lütfen makale, karar vb
kaynaklardan yararlanmam için sizlerde
bulunanları haber verirseniz sevinirim.