|
Türk Ticaret Kanunu Tasarısı
Hakkında
Anonim
Şirketlerde Denetim
Av. Ender Dedeağaç
Tasarıya göre, 210.
maddede yer alan ve fakat ayrıntısı düzenlenmemiş
olan Sanayi ve Ticaret Bakanlığı denetimi hariç,
anonim şirketlerde üç ayrı tür denetim
düzenlenmiştir. Bunlardan biri, işlem denetçisi
tarafından yapılan denetimdir. Diğeri, anonim
şirketin, üç organından biri olan denetçi tarafından
gerçekleştirilen denetimdir. Üçüncüsü ise, tasarının
406. ve 438. maddelerinde hükme bağlanmış olan özel
denetçidir. Bunların ilk ikisi genel kurul
tarafından sonuncusu yani özel denetçi ise mahkeme
tarafından atanır. Şirket denetçisi dendiğinde genel
kurul tarafından şirket organı olarak görev yapmak
üzere atanmış olan ve tasarının 397 ve devamı
maddelerinde düzenlenen denetçiyi anlamak
gerekmektedir.
Tasarının dördüncü
kısım üçüncü bölümüne ilişkin gerekçeleri
incelediğimizde daha madde gerekçelerine başlamadan
önce aşağıdaki açıklamanın yapıldığını görmekteyiz.
“Anonim şirketin
finansal tablolarının yani hesaplarının denetlenmesi
sistemi tamamen değişmiş, 6762 sayılı Kanunda
şirketin üç kanunî organından biri olan ve uzman
bilgisine sahip olması zorunlu bulunmayan "murakıp(lar)"
eli ile yapılan denetleme, Tasarıda yerini, bir
bağımsız denetleme kuruluşunun veya yeminli malî
müşavirin ya da serbest muhasebeci malî müşavirin
yaptığı, finansal tablolar ile raporların,
dolayısıyla, muhasebenin sürekli denetimine
bırakmıştır. Tasarıya göre, küçük anonim şirketlerde
denetim en az iki yeminli malî müşavir (YMM) veya
serbest muhasebeci malî müşavir (SMMM) tarafından
yapılabilir. 6762 sayılı Kanun sisteminde, murakıp(lar)
için öngörülmüş bulunan, genel kurulun toplantıya
çağrılması gibi, yönetime ilişkin görev ve yetkiler
de Tasarıyla sistemden çıkarılmıştır. Ayrıca,
denetimin, denetçilik mesleğinin gereklerine,
etiğine ve uluslararası standartlara göre yapılması
emri Tasarıda açıkça yerini almıştır.
Yeni hükümlerle,
kurumsal yönetim ve dürüst resim ilkeleri (m. 515
(2)) bağlamında tam bir denetimin sonuçlarının,
açık, anlaşılabilir ve kamuyu aydınlatma ilkeleri
uyarınca düzenlenmiş bir raporla pay sahipleri başta
olmak üzere ilgililere sunulması amaçlanmıştır.
Böylece, Tasarının 64 ilâ 88 ve 514 ilâ 528 inci
maddeleri hükümleri ile getirilen ilkeleri ve
Türkiye Muhasebe Standartlarını tamamlayan ve gerek
içerik, gerek amaç yönünden onlarla uyumlu olan
nitelikteki denetlemenin ülkemizin şirketlerini,
pazarlarını ve borsalarını finansal sonuçlarına
güvenilebilir konuma getireceği düşünülmüştür. Bu
ise işletmelerimizin dış pazarlarda rekabet
güçlerini yükseltecektir.
Kabul edilen bu yeni
sistemde denetim işlevi, hiçbir kısmı veya yönü ile
başka bir organa devredilemez veya doğrudan ya da
dolaylı kullanılamaz. Denetim, bütünü ile
denetçilere aittir. Başka bir deyişle Tasarının 397
ve devamı maddelerinde öngörülen denetim işlevine
ilişkin yetkilerin tamamı devredilemez ve
vazgeçilemez niteliktedir.”
Yukarıda yer alan
satırlardan da anlaşılacağı gibi, tasarının
yasalaşması ile birlikte, bugüne kadar, murakıp
olarak adlandırdığımız kişi ya da kişiler tarafından
gerçekleştirilen, denetim, artık, YMM, SMMM ve
bağımsız denetim kurumları tarafından
gerçekleştirilecektir. Yani denetim artık bir meslek
grubuna yasa tarafından verilmiş bir görev olmuştur.
Gene aynı açıklamanın
içinde yer alan bilgilere göre, bu denetim türünün
benimsenmesinden ötürü “işletmelerimizin dış
pazarlarda rekabet gücü yükselecektir”. Daha öncede
söylediğim gibi, gerek bu yasa gerekse diğer yasalar
çıkarılırken gerekli saha araştırması
yapılmamaktadır. Eğer gerekli saha araştırması
yapılmış olsa idi, vergi avantajından yararlanmak,
sermaye ile sınırlı sorumluluktan yararlanmak,
bankaların önerilerini yerine getirmek, miras
kaçırmak, iş yerinde çalışan erkek evlada avantajlar
yaratmak ve benzeri nedenlerle, pek çok anonim
şirketin kurulduğunu, bunların Anadolu’nun pek çok
il ve ilçesinde bulunduğunu görürdük. Yani bunların
dış pazarlarda rekabet diye bir sorunları
olmadığını, buna karşılık sınırlı sermaye ile elde
ettiği az gelirle yaşamak zorunda olduğunu da
anlardık. O zaman, bu ikilemi dikkate alarak bir
başka çözüm üretebilirdik. Örneğin KOBİ’leri ve
ortaklardan her hangi birinin talebi olmadığı
müddetçe aile şirketlerini bu denetim sınırlarının
dışında tutabilirdik. Zaten, halka açık şirketlerin
yapılanması ve denetimi için başka kurallarımız
olduğuna ve günümüzde istihbarat kaynaklı finans
şirketleri yolu ile gereken bilgiler
toplanabildiğine göre, önerimin uygulanmasının
kimseye zararı da olmazdı. Eğer dış pazarlarda
rekabet etmek isteyen şirketleri böylesi raporlar
yayınlamak istiyor ise, bunu gerçekleştiren pek çok
şirket olduğuna göre, bu açıdan da bir zorun
olacağını düşünmemekteyim.
Bu genel açıklamayı
şimdilik burada bırakıp tasarının daha somut
maddelerini değerlendirmekte yarar bulunmaktadır.
Daha önce ki yazımızda, tasarının kuruluş
belgelerini düzenleyen 336. maddesini incelerken
belirttiğimiz gibi, bu üç denetçiden biri olan işlem
denetçisi bu maddede yer almaktadır. İşlem
denetçileri, tasarının 554 maddesinde ifade edildiği
gibi “şirketin kuruluşunu, sermaye artırımını,
azaltılmasını, birleşmeyi, bölünmeyi, tür
değiştirmeyi, menkul kıymet ihracını veya herhangi
bir diğer şirket işlem ve kararını denetler”.
Tasarının 404/2
maddesine göre işlem denetçileri şirket genel kurulu
tarafından seçilir. İşlem denetçilerinin de
tasarının 400/1 maddesinde belirtilen niteliklere
sahip olması gerekmektedir. Tasarının 400/1
maddesinde yer alan nitelikler, bir başka denetçi
türü olan, şirket denetçileri içinde aranılan
nitelikler olduğundan ötürü, söz konusu maddenin
ilgili bölümünü aynen aktarmakta yarar
bulunmaktadır.
“Denetçi, ancak ortakları, yeminli
malî müşavir veya serbest muhasebeci malî müşavir
unvanını taşıyan bir bağımsız denetleme kuruluşu
olabilir. Orta ve küçük ölçekli anonim şirketler,
bir veya birden fazla yeminli mali müşaviri veya
serbest muhasebeci malî müşaviri denetçi olarak
seçebilirler”.
Görüldüğü gibi, gerek
işlem denetçisi gerekse şirket denetçisi olabilmek
için mali müşavirlik mesleğine mensup olmak
gerekmektedir. Yukarıda da belirttiğim gibi özünde
dış pazarlarla rekabet edebilmek amacıyla hüküm
altına alınan denetçiliğe ilişkin kurallarla aynı
zamanda bir meslek için tekel yaratılmış olmaktadır.
Yakın bir mesleğin mensubu olarak yaratılan bu
tekelden hoşnut olmadığımı belirtmekte de bir
sakınca görmemekteyim. Benim bildiğim kadarıyla
tasarıyla getirilen denetçilikte incelenmesi
istenilen mali tabloları düzenleyecek ve/veya
denetleyecek mali müşavir sayısı da belirlidir.
Özellikle Sayıştay gibi devlet bankalarının üst
kademe yöneticileri gibi kamu maliyesinden gelen ve
özel sektör işlemlerine yabancı olan kişilerin
böylesi bir denetimi yapması kanımca mümkün
değildir. Her halde bunlar için bir eğitim
gerçekleştirilecek hatta belki de özel bir sertifika
verilecektir.
Eğer olay benim
düşündüğüm gibi gerçekleşecekse yani mali müşavirler
için de bu konuya özgü olmak üzere bir eğitim
düzenlenmesi zorunluluğu varsa, yapılacak bu
eğitimin bir benzeri avukatlar için de yapılabilirdi
ve mali müşavirlikten bağımsız olarak
nitelendirilebilecek olan, hatta yeni bir meslek
olarak doğduğu kabul edilen denetçilikte avukatlar
için de bir olanak yaratılabilir, bu olanak daha
sonraki tarihlerde düzenlenecek programlarla hukuk
fakültesi mezunları için de oluşturulabilirdi. Benim
kanıma göre, mali tablo dediğimiz tabloların her
biri bir takım matematiksel işlemlerin, ekonometriye
ilişkin tahlillerin yanı sıra hukuki bilgi de
içermesi gereken belgelerdir. Mali müşavirler hukuki
bilgiler açısından yetiştirilirken hukukçular da
mali bilgiler açısından yetiştirilip ortak bir
zeminde yeni bir mesleğin doğumu sağlanabilirdi.
Bunun gerçekleşmemiş olması onurla taşıdığım meslek
şovenizmine aykırı olduğu gibi bana göre ülke
gerçeklerine de aykırıdır.
Tasarının hazırlanması
için kurulan komisyona katılan üyeleri
incelediğimizde, TBB adına bir akademisyenin
katıldığını görmekteyiz. Bir akademisyen konusuna
hâkim olduğu kadar, adliye koridorlarında hayat
mücadelesi veren meslektaşlarım kadar meslek
sorunlarına hâkim olamayacağı için yeni doğan
denetçiliğin tek yanlı olarak doğmasını
engelleyememiştir diye düşünmekteyim. Ancak her
öğretim üyesi gibi onun da mezun ettiği çocukların
mesleklerini gerçekleştirirken, bol seçenekli ve bol
gelirli bir meslek sahibi olmasını düşünmesi
gerektiğini kabul ettiğimden en azından hukuk
fakültesi mezunları için bir olanak yaratmayarak
öğrencilerinin hakkını koruyamadığını da
düşünmekteyim.
Tasarının 400.
maddesine göre YMM veya SMMM’lerin ortak olduğu
denetleme kuruluşundan söz edilmektedir. Bilindiği
gibi bugünkü mevzuatımıza göre YMM’ler ve SMMM’ler
tüzel kişiliğe sahip şirketler kurabilmektedirler. O
halde bugüne kadar tartıştığımız tüzel kişilerin
şirket “murakıbı” yani şirket denetçisi olup
olamayacağı tartışması sona ermiş olmaktadır. Ancak
bundan böyle, 400. madde "ortak olduğu kuruluş"
dediğine göre adi ortaklığın böylesi bir görevi
üstlenip üstlenmeyeceği tartışılabilir.
İkinci tür denetleme,
şirket organı statüsünde olan, kanuna göre
murakıplar olarak ifade edilen denetim türüdür. Bu
denetim türü ise tasarının 397 ve devamı
maddelerinde hüküm altına alınmıştır. Organ
niteliğindeki bu denetçinin de tasarının 400.
maddesindeki niteliklere sahip olması ve şirket
genel kurulu tarafından atanması gerekmektedir. 400.
madde kimlerin denetçi olabileceğini hükme bağladığı
gibi bir denetçinin hangi koşullarda görev kabul
edemeyeceğini de hüküm altına almıştır. Örneğin
denetleyecek gerçek kişi ya da bağımsız denetleme
kuruluşu, denetlenecek şirkette pay sahibi ise, pay
sahibi olduğu şirkette denetim görevi üstlenemezler.
Denetçi, denetlenecek şirkette halen ya da 3 yıl
öncesinden bu yana denetlenecek şirketin yöneticisi
veya çalışanı ise yine denetçilik yapamaz. Kanunda
yer alan bu yasakları örnekleri ile birlikte
genişletmek mümkündür. Bu yasakları denetlenecek
kişiyle denetleyecek kişi arasında hısımlık,
yakınlık, menfaat bağı olmaması şeklinde
özetleyebiliriz.
Tasarının 400.
maddesinde yer alan bu yasaklara rağmen, tasarının
400/3. maddesinde yer alan hükmü anlamak mümkün
değildir. Çünkü söz konusu hükme göre, denetçi,
denetim üstlendiği şirkette, denetçiliğinin yanı
sıra “vergi danışmanlığı ve vergi denetimi”
görevlerini gerçekleştirebilir. Bir insanın
özellikle vergi danışmanlığı yaparken şirketin
işleyişinde yer almadığını, görev üstlenmediğini
söylemek mümkün değildir. Bir danışmanın ve/veya
denetçinin %100 hatasız olacağını söylemek ise hiç
mümkün değildir. O halde, bana göre bu madde ile, bu
kişilerin şirkette çalışmalarını özel bir ad altında
kabul etmemiz ve bunlara ilişkin işlemleri denetim
dışı tutmamız istenmektedir. Yasa koyucunun böylesi
bir isteme evet demesini bekleyemeyeceğimize göre,
bu madde tasarıda niye yer almıştır ben anlayamadım.
Bu günkü mevzuatımıza göre şirketlere vergi denetimi
ve vergi danışmanlığı yapabilecek sadece YMM’ler
bulunmaktadır. Bu durumda tasarı ile birlikte
YMM’lerin şirket denetçilik görevini de
üstlenmelerini sağlayacağız hem de onlardan kendi
kendilerini denetlemelerini bekleyeceğiz. Benim
aklım karıştı.
Tasarının 400
maddesine göre yönetim kurulu, finansal tabloları,
yıllık faaliyet raporunu, şirket defterlerini,
yazışmalarını, belgelerini, varlıkları hakkında
bilgileri, borçları hakkında bilgileri, kasasını,
envanterini, dayanak belgeleri kısaca her tür bilgi
ve belgeyi denetçiye sunmakla yükümlüdür. Üstelik
yönetim kuruluna yükümlülük olarak verilenler
bunlarla kalmamaktadır. Yönetim kurulu, kendi
yönettiği şirkete ait bu bilgileri verdiği gibi, ana
ve yavru şirketler açısından da bu bilgi ve
belgeleri vermekle yükümlüdür. Kanunun 353
maddesinde düzenlenen murakıpların vazifelerine
baktığımızda, murakıpların kendilerine yüklenilen
tüm vazifeleri kendilerinin gerçekleştirdiğini yani
yönetim kurulunu aracı olarak kullanmadıklarını
görmekteyiz. Tasarının gerekçesinde ise,
denetçilerin görevlerini yapmaları için neden
yönetim kurulunu aracı olarak kullanmaları
gerektiğine ilişkin bir açıklama yer almamaktadır.
Tasarı ile getirilen denetim sisteminde, denetçilere
kanunda verilmiş olan bir takım idari görevlerin
tasarıda benimsenmemiş olması, denetçilerin sadece
bürolarında oturan, emrettiği belgeler ayağına gelen
ve rapor düzenleyen kişiler olarak kabul edilmesi
anlamına gelmemelidir. Bu kadar pasiflik, gereğinden
fazla rahatlık sağladığı gibi, şirketten dışlanmayı
da sağlar ve sakıncalıdır.
Üstelik benim
anlayamadığım bir başka husus da, tasarının 401.
maddesinde yer alan bu hüküm ile tasarının 392
maddesinde yer alan ve yönetim kurulu üyelerinin
bilgi alma hakkını düzenleyen hüküm arasındaki
çelişkilerdir. Üstelik tasarının 392 maddesinde yer
alan hüküm, kanunun 331 maddesinde yer alan hükme
göre daha geniş yazılmıştır. Buna rağmen kanımca,
denetçiler için düzenlenen bilgi alma hakkı ile
yönetim kurulu üyeleri için düzenlenen bilgi alma
hakkı arasında bir çelişki ya da en azından
uyumsuzluk bulunmaktadır. Bu nedenle öncelikle,
tasarının 392 maddesini bir kez daha görmekte yarar
bulunmaktadır. Bu madde;
“3. Bilgi alma ve
inceleme hakkı
MADDE 392 - (1) Her yönetim kurulu üyesi şirketin
tüm iş ve işlemleri hakkında bilgi isteyebilir, soru
sorabilir, inceleme yapabilir. Bir üyenin istediği,
herhangi bir defter, defter kaydı, sözleşme, yazışma
veya belgenin yönetim kuruluna getirtilmesi, kurulca
veya üyeler tarafından incelenmesi ve tartışılması
ya da herhangi bir konu ile ilgili yöneticiden veya
çalışandan bilgi alınması reddedilemez.
Reddedilmişse dördüncü fıkra hükmü uygulanır.
(2) Yönetim Kurulu
toplantılarında, yönetim kurulunun bütün üyeleri
gibi, şirket yönetimiyle görevlendirilen kişiler ve
komiteler de bilgi vermekle yükümlüdür. Bir üyenin
bu konudaki istemi de reddedilemez; soruları
cevapsız bırakılamaz.
(3) Her yönetim kurulu
üyesi, yönetim kurulu toplantıları dışında, yönetim
kurulu başkanının izniyle, şirket yönetimiyle
görevlendirilen kişilerden, işlerin gidişi ve
belirli münferit işler hakkında bilgi alabilir ve
görevinin yerine getirilebilmesi için gerekliyse,
yönetim kurulu başkanından, şirket defterlerinin ve
dosyalarının incelemesine sunulmasını isteyebilir.
(4) Başkan bir üyenin,
üçüncü fıkrada öngörülen bilgi alma, soru sorma ve
inceleme yapma istemini reddederse, konu iki gün
içinde yönetim kuruluna getirilir. Kurulun
toplanmaması veya bu istemi reddetmesi hâlinde üye
şirketin merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret
mahkemesine başvurabilir. Mahkeme istemi dosya
üzerinden inceleyip karara bağlayabilir, mahkemenin
kararı kesindir.
(5) Yönetim Kurulu
başkanı, kurulun izni olmaksızın, yönetim kurulu
toplantıları dışında bilgi alamaz, şirket defter ve
dosyalarını inceleyemez. Yönetim kurulu başkanının
bu isteminin reddedilmesi hâlinde başkan, dördüncü
fıkraya göre mahkemeye başvurabilir.
(6) Yönetim Kurulu
üyesinin bu maddeden doğan hakları kısıtlanamaz,
kaldırılamaz. Esas sözleşme ve yönetim kurulu,
üyelerin bilgi alma ve inceleme haklarını
genişletebilir.
(7) Her yönetim kurulu
üyesi başkandan, yönetim kurulunu toplantıya
çağırmasını yazılı olarak isteyebilir.”
hükmünü içermektedir.
Maddeden anlaşılacağı gibi, yönetim kurulu üyeleri,
ancak, yönetim kurulu toplantılarında, şirkete ait
belgeleri ve defterleri inceleyebilir ve şirket
çalışanlarından bilgi alabilir. Toplantı dışında
inceleme yapma isteği varsa, yönetim kurulu
başkanından izin almak zorunluluğu bulunmaktadır. Bu
husus tasarının 392 maddesinin 3. fıkrasında hükme
bağlanmıştır. Aynı maddenin 5 fıkrası ise, yönetim
kurulu başkanının yönetim kurulu toplantıları
dışında, bilgi alabilmesi, defter ve belgeleri
inceleyebilmesi için, yönetim kurulu kararına
gereksiniminin olduğunu hükme bağlamıştır. Bu
durumda, yönetim kurulu başkanı bizzat kendisinin
kurul kararı olmaksızın inceleme hakkına sahip
olmadığı defter ve belgeleri bir başka yönetim
kurulu üyesinin inceleyebilmesi için, izin verir
hale gelmektedir. Aynı madde içinde yer alan bu iki
farklı fıkrayı anlamak mümkün müdür? Üstelik,
kendisi için bir takım izinler gereken bir yönetim
kurulunun, denetçinin isteklerine derhal cevap
verebileceği düşünülebilinir mi?
Tüm bunların yanı
sıra, imza yetkilisi olduğunuz ve bundan ötürü
sorumluluklarınız bulunan ve yönetimi sizin
tarafınızdan gerçekleştirilen bir şirkette bilgi
almak ya da belge değerlendirmek hakkınızın
sınırlandırılmasını anlayabiliyorsanız, bence mesele
yok, eğer anlamıyorsanız, o zaman siz de benim gibi
düşünmektesiniz. Bence, tasarıda yer alan yönetime
ilişkin maddeleri yönetim birimleri ilkelerine göre
yeniden gözden geçirilmelidir.
Denetim ile ilgili
tasarının diğer maddelerini incelemeye devam
ettiğimizde, denetçilerin tasarının 402 maddesine
uygun olarak hazırlayacakları raporlarını yönetim
kuruluna sunmaları gerektiğinin gene aynı madde
içinde hüküm altına alındığını görmekteyiz. Kanunda
da olduğu gibi tasarıda da raporun hangi konuları
kapsayacağı açıkça belirtilmiştir. Hatta tasarıda bu
konuya daha fazla önem verilmiş ve raporun içeriği
detaylı olarak anlatılmıştır. Bilindiği gibi kanunun
354 maddesine göre denetçi tarafından hazırlanan
rapor tasarıda olduğu gibi yönetim kuruluna değil,
genel kurula sunulmaktadır. Çünkü denetim kurulu da
şirketin organlarından biridir ve denetim raporu
yönetimin faaliyetlerini denetleyen bir rapordur. Bu
nedenle raporun tasarıda da kanunda olduğu gibi
denetlenen organ yerine adına denetim yapılan organa
sunulması daha doğru bir davranış olacaktır.
Tasarının 403
maddesine göre, denetçi, raporu ile birlikte açıkça
anlaşılır şekilde görüşünü de bildirmek zorundadır.
Tasarının 403/5
maddesine göre, denetçi, denetçi olarak atandığı
şirket için, “Sınırlı olumlu ve olumsuz görüş
yazılan veya görüş verilmesinden kaçınılan
durumlarda, genel kurul, söz konusu finansal
tabloları esas alarak, açıklanan kâr veya zarar ile
doğrudan veya dolaylı olarak ilgili bulunan herhangi
bir karar alamaz. Bu hâllerde yönetim kurulu, görüş
tarihinden itibaren iki iş günü içinde, genel kurulu
toplantıya çağırır ve toplantı tarihinde geçerlilik
kazanacak şekilde istifa eder. Genel kurul yeni bir
yönetim kurulu seçer. Bu kurul altı ay içinde,
kanuna, esas sözleşmeye ve standartlara uygun
finansal tablolar hazırlatır ve denetleme raporu ile
birlikte genel kurula sunar.”
Eğer, Şirket ile
denetçi arasında şirketin ve topluluğun yılsonu
hesaplarına, finansal tablolarına ve yönetim
kurulunun faaliyet raporuna ilişkin, ilgili kanunun,
idarî tasarrufun veya esas sözleşme hükümlerinin
yorumu veya uygulanması konusunda, görüş ayrılıkları
doğmuş ise, bunlar hakkında, tasarının 405 maddesi
hükmüne göre, yönetim kurulunun veya denetçinin
istemi üzerine şirketin merkezinin bulunduğu yerdeki
asliye ticaret mahkemesi dosya üzerinden karar
verir. Karar kesindir.
Tasarının 406
maddesine göre ise, denetçi, denetçi olarak atandığı
şirketin, hâkim şirketi ile ya da topluluk
şirketleri ile ilgili olarak sınırlı olumlu görüş ya
da kaçınma yazısı yazmış ise, her hangi bir pay
sahibinin istemi üzerine şirketin merkezinin
bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesi
tarafından şirketin hâkim şirketle veya hâkim
şirkete bağlı şirketlerden biriyle olan ilişkisini
incelemek üzere özel denetçi atanabilir.
Tasarı, denetçi
raporlarının yaptırımını kanundan daha net bir
şekilde ortaya koymuştur.
Eğer, Yönetim Kurulu,
şirketin topluluk tarafından, bazı belirli hukukî
işlemler veya uygulanan önlemler dolayısıyla kayba
uğratıldığını ve bunlar dolayısıyla denkleştirme
yapılmadığını açıklamışsa; herhangi bir pay
sahibinin istemi üzerine, şirketin merkezinin
bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesi
tarafından şirketin, hâkim şirketle veya hâkim
şirkete bağlı şirketlerden biriyle olan ilişkisini
incelemek üzere, tasarının 406/ 1.b maddesine göre,
özel denetçi atanabilir. Bu anlatımlardan da
anlaşılacağı gibi tasarının 406.maddesi iki ayrı
koşulla özel denetçi atanabileceğini hükme
bağlamaktadır.
Organ olarak görev
yapan denetçi dendiğinde, sadece ilgili şirketin
genel kurulunca seçilen şirket denetçisi
anlaşılmamalıdır. Çünkü topluluk şirketleri için de,
ana şirket genel kurulunca seçilen topluluk
denetçisi bulunmaktadır. Bunlarla ilgili, nasıl ve
ne zaman seçileceği, tescil ve ilanın nasıl
yapılacağı gibi konular tasarının 399/1 maddesinde
hükme bağlanmıştır. Tasarının 399/2 ve 4 maddeleri
ise, denetçinin denetleme görevinin nasıl ve ne
zaman geri alınabileceğini hükme bağlamıştır.
Tasarıda yer alan bu hükümlere göre, görevden alma
kararı, şirketin merkezinin bulunduğu yerdeki asliye
ticaret mahkemesine aittir. Mahkemenin bu davaya
bakabilmesi için, yönetim kurulunun ya da sermayenin
yüzde onunu oluşturan ortakların başvurusu
gerekmektedir. Ortaklarla ilgili olan bu şart, halka
açık şirketlerde biraz değişikliğe uğramıştır. Eğer
şirket halka açık ise, bu oran esas veya çıkarılmış
sermayenin yüzde beşi olarak uygulanmaktadır.
Ancak bu düzenleme
karşısında tüzel kişiliğin bağımsızlığı ilkesinin
zedelenip zedelenmediğini düşünmek gerektiği
kanısındayım.
Tasarının 399, 399/4b
maddesine göre, mahkemenin değiştirme kararı
alabilmesi için, “seçilmiş denetçinin şahsına
ilişkin haklı bir sebebin” varlığı, “özellikle de
onun taraflı davrandığı yönünde bir kuşkunun
varlığı” söz konusu ise Mahkeme bir başka denetçi
atayabilecektir. Üstelik tasarının 399/5. maddesi
gereğince bu davanın açılması hak düşürücü süreye
tabi tutulmuştur. Tasarıya göre görevden alma ve
yeni denetçi atama davası, denetçinin seçiminin
Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde ilanından
itibaren 3 hafta içinde açılır. Yine aynı maddeye
göre eğer bu davayı azlık açmak istiyorsa denetçinin
seçimine ilişkin genel kurulda karşı oy vermiş bu
davranışını tutanağa geçirtmiş olmasının yanı sıra
seçimin yapıldığı genel kurul toplantısı tarihinden
itibaren geriye doğru en az 3 aydan beri şirketin
pay sahibi sıfatını taşıyor olması gerekmektedir.
Tasarının 399/6.
maddesine göre ise,
“Faaliyet döneminin
dördüncü ayına kadar denetçi seçilememişse, denetçi
yönetim kurulunun, her yönetim kurulu üyesinin veya
herhangi bir pay sahibinin istemi üzerine, dördüncü
fıkrada gösterilen mahkemece atanır. Aynı hüküm,
seçilen denetçinin görevi ret veya sözleşmeyi
feshetmesi, görevlendirme kararının iptal olunması,
butlanı veya denetçinin kanunî sebeplerle veya diğer
herhangi bir nedenle görevini yerine getirememesi
veya görevini yapmaktan engellenmesi hâllerinde de
uygulanır. Mahkemenin kararı kesindir.”
Bu madde ile şirketin
denetçisiz kalması yani organ noksanlığı kanuna göre
daha süratli ve radikal bir şekilde giderilmektedir.
Ancak bir özel hukuk tüzel kişisi olan anonim
şirkette genel kurulun denetçiyi azil hakkı yok
iken, devletin anonim şirkete bu denli müdahalesinin
doğru olup olmadığının tartışılması gerektiğini
düşünmekteyim.
Denetçinin görevi
yapmayı istememesi halinde oluşacak duruma tasarının
399/8. maddesi sözleşmenin feshi demiştir. Tasarıda,
denetçinin görevden alınabilmesi için Mahkeme
kararına ihtiyaç varken, denetçinin sözleşmeyi
feshetmesi için haklı bir sebebin varlığı
yetmektedir. Denetçinin sözleşmeyi feshetmesi için
gerekli koşullar tasarının 399/8,9 maddesinde hükme
bağlanmıştır. Söz konusu maddeleri taslaktan aynen
aldığımızda, bu maddelerin;
“Denetçi, denetleme
sözleşmesini sadece haklı bir sebebin varlığında
veya görevden alınma davası açılmışsa feshedebilir.
Taraflar arasındaki, görüş yazısına ilişkin fikir
ayrılıkları, görüş yazısına ilişkin sınırlama veya
kaçınma, haklı sebep sayılamaz. Denetçinin
sözleşmeyi feshinin yazılı ve gerekçeli olması
gerekir. Denetçi fesih tarihine kadar elde ettiği
sonuçları genel kurula sunmakla yükümlü olup, bu
sonuçlar 402 nci maddeye uygun bir rapor hâlinde
genel kurula verilir.
Denetçi altıncı fıkra
hükmüne göre fesih ihbarında bulunduğu takdirde,
yönetim kurulu hemen, geçici bir denetçi seçer ve
fesih ihbarını genel kurulun bilgisine, seçtiği
denetçiyi de aynı kurulun onayına sunar.”
Şeklinde hükme
bağlandığını görürüz.
Bu maddeleri
okuduğumuzda ise, ister istemez insanın aklına,
şirket açısından da haklı bir sebebin varlığı
halinde sözleşmenin feshedilmesinin gerektiği
gelmektedir. Çünkü bu düşünceyi doğuran yasa maddesi
tasarının 399/8. maddesinde yer almaktadır. Denetçi
için sayılan hakkın karşı hak olarak şirkete
tanınması da gerekmektedir. Ayrıca sözleşmenin haklı
nedenlerle feshedilmesi genel anlamda hukukumuzun
özel anlamda borçlar ve iş hukukunun ilkelerinden
biridir. Böylesi yerleşmiş bir ilkeden anonim
şirketlerin denetçileri için vazgeçmiş olmanın haklı
gerekçesini tasarının madde gerekçeleri içeriğinde
bulamadığımı da belirtmekte yarar görmekteyim.
Tasarının 404. maddesi
denetçilerin sır saklamadan doğan yükümlülüğünü
hüküm altına almıştır. Bu madde denetçi, işlem
denetçisi ve özel denetçilerin hepsi için
geçerlidir. Hatta bunların yardımcıları,
temsilcileri de sır saklamakla yükümlüdür. Sır
saklama yükümlülüğünü tasarı, denetçi, işlem
denetçisi ve özel denetçinin de “faaliyetleri
sırasında öğrendikleri denetleme ile ilgili olan iş
ve işletme sırlarını izinsiz olarak kullanamazlar”
şeklinde anlamıştır ve hükme bağlamıştır.
Tasarıya göre sorumlu
olabilme için ihmal yeterlidir. Bu yüzden yasa
kasten veya ihmal sözcüklerini kullanmıştır. Zarar
birden fazla kişinin sorumluluğunu gerektiriyorsa
buradaki sorumluluğun müteselsil sorumluluk olduğu
da tasarı tarafından belirtilmiştir.
Tasarının 404.
maddesinin madde başlığı her ne kadar “denetçilerin
sır saklamadan doğan sorumluluğu” şeklinde kaleme
alınmışsa da madde içeriğine göre denetçilerin bu
sorumluluğu “denetimi dürüst ve tarafsız bir şekilde
yapma” sorumluluğunu da kapsayacak şekilde hüküm
altına alınmıştır. Ve madde gerekçesi de aynı
şekilde dürüst denetimden ne anlaşıldığını
açıklayarak maddenin gerçekten sadece sır saklamaya
yönelik olmadığını bir kez daha dile getirmiştir. Bu
madde okunurken ve yorumlanırken dürüst
denetim/tarafsız denetim/sır saklama hususu birlikte
değerlendirilmelidir.
Tasarının 404/2.
maddesinde yer alan hükmü her hangi bir hata
yapmamak için aynen aktarmakta yarar görüyorum.
“Birinci fıkrada
öngörülen yükümün yerine getirilmesinde ihmali
bulunan kişiler hakkında, verdikleri zarar
sebebiyle, her bir denetim için yüz bin Türk
Lirasına, pay senetleri borsada işlem gören anonim
şirketlerde ise üçyüzbin Türk Lirasına kadar
tazminata hükmedilebilir. İhmalleriyle zarara
sebebiyet veren kişilere ilişkin bu sınırlama
denetime birden çok kişinin katılmış veya birden çok
sorumluluk doğurucu eylemin gerçekleştirilmiş olması
hâlinde uygulandığı gibi, katılanlardan bazılarının
kasıtlı hareket etmiş olmaları durumunda da
geçerlidir.”
Görüldüğü gibi, bu
hükümde tazminatın tavanı sınırlandırılmıştır.
Tasarının 404/4. maddesi ise bu tazminatın sözleşme
ile kaldırılamayacağını ve daraltılamayacağını hüküm
altına almıştır. Tazminatın kaldırılamayacağına ve
daraltılamayacağına ilişkin hüküm BK md. 99 ve 100
ile birlikte değerlendirilmesi gerekli hükümdür.
Burada yapılan hizmet “hükümet tarafından imtiyaz
suretiyle verilen bir sanatın icrasında”n
kaynaklanan bir hizmettir. Bu nedenle böylesi bir
şart yazılmamış olsaydı dahi, ancak hafif kusur
halinde ve hâkimin bu şartı batıl saymaması halinde
geçerli olacaktı. Hâlbuki şimdi yasa hâkimin bu
takdir hakkını ortadan kaldırmıştır. Ve hafif
kusurdan ötürü dahi sorumluluktan kurtulma
sözleşmesi yapılamayacağını hüküm altına almış
olmaktadır.
Tasarının 404.
maddesinin 2. fıkrasına ve buna ilişkin gerekçeye
baktığımızda yukarıda söylemiş olduğumuz zarara
ilişkin tavanın sadece ihmali hareketlerle ilgili
olduğunu buna karşılık kasıttan doğan hareketlerde
tavanın belirtilmediğini görmekteyiz. Kanunun
gerekçesi ihmali hareketlerdeki bu kısıtlamayı BK
md. 43’e uygun bir davranış olarak
değerlendirmektedir. BK md. 43’ü incelediğimizde ise
maddenin, “hâkim, hal ve mevkiin icabına ve hatanın
ağırlığına göre tazminatın suretini ve şümulünün
derecesini tayin eyler” şeklinde hükme bağlandığını
görmekteyiz.
Gerekçede yer alan bu
açıklamaya katılmak mümkün değildir. Çünkü BK,
TTK’den daha genel hükümler içeren bir yasamızdır.
Bu tasarıda hâkime tanınmış olan takdir hakkı
denetçilerin sorumluluğu açısından iki kez ihlal
edilmektedir. Biri sorumluluktan kurtulma anlaşması
yönünden diğeri ise ihmali hareketlerden kaynaklanan
sorumluluğun tazminat miktarını saptarken
görülmektedir. Üstelik BK md.43’e yapılan yollama
ile açıklanmaya çalışılan sorumlulukta tavan
getirmeye ilişkin tasarı hükmü Borçlar Kanunu’nun
mantığına aykırıdır. BK md 43 ile hâkim her bir
somut olayda hatanın ağırlığını objektif kriterlere
göre saptamak zorundadır. Yapacağı bu saptamadan
sonra tazminat miktarını tayin ile yükümlüdür. Hatta
BK md. 44, md 43’ün devamı olup oluşturulacak bu
zarar ziyandan nasıl indirim yapılacağı ya da sarfı
nazar edileceğini hüküm altına almaktadır. Ama tüm
bunlar hâkimin takdirine ait olaylardır ve somut
olayla bağımlıdır. Tazminata tavan sınırı getirmek
BK md. 43’ün kapsamında olan bir davranış değildir.
Denetçilerin sorumluluğunu anonim şirketler aleyhine
olmak üzere nerede ise ortadan kaldıran bir
hükümdür.
Kanunun 359.
maddesinde yer alan ve denetçilerin sorumlulukları
halinde kanunun 309 ve 341. maddelerine uygun olarak
yani genel kurul kararına dayalı olarak dava
açılacağına ilişkin ve denetçinin lehine olan hüküm
tasarıda yer almamaktadır. Tasarının gerekçesinde de
belirtildiği gibi denetçiye ait görevler yeni bir
bakış açısıyla değerlendirilmiş bu nedenle şirket
veznesinin teftişi, tasfiye memurlarına nezaret,
genel kurulu toplantıya çağırmak, yönetim kurulu ve
genel kurul toplantılarında hazır bulunmak,
ortakların şikâyetlerini incelemek, değerlendirmek
gibi, kanunda denetçilere verilen görevler tasarıda
yer almamaktadır.
Kanunun 347.
maddesinde yer alan denetçinin T.C. vatandaşı olması
koşulu tasarıda aranmamaktadır.
Kanunun 351.
maddesinde yer alan özellikle denetçinin
mahkûmiyetinden ötürü, iflasından ötürü, denetçinin
görevinin kendiliğinden sona ermesine ilişkin hükmün
benzerini de tasarıda bulamamaktayız. Yukarıda da
söylediğimiz gibi tasarı, kanunun 350. maddesinde
yer alan genel kurul tarafından azle de olanak
vermemektedir.
Bu arada kanunun 437.
maddesinde yer alıp tasarıda yer almayan bir hükme
de dikkat çekmekte yarar görmekteyim. Söz konusu
hükme göre idare meclisi azaları görevleri bitip
görevlerine ilişkin ibrayı aldıktan sonra denetçi
olabilmektedirler. Bu bana göre yararlı bir
hükümdür. Tasarıda da bu hususun, tasarının
400.maddesinde yer alan “3 yıl yönetim kurulunda
görev alamaz” yasağı ile birlikte korunmasında yarar
vardır.
Bilindiği gibi tasarı
tek kişilik anonim şirketlere olanak tanımıştır. Ve
yönetim kurulunun yapısını da tek kişilik anonim
şirketlere göre düzenlemiştir. Denetime ilişkin
hükümler arasında tek kişilik anonim şirketlerde
uygulanması gereken özel bir hükmün olduğunu
görmedim. Ve bunun nedenini de anlayamadım.
Yazının başında işlem
denetçisi, organ olarak denetçi ve özel denetçinin
varlığından söz ettim. İşlem denetçisini ve organ
olarak denetçiyi taslakta yer alan ve
inceleyebildiğimiz hükümler ile sizlere aktarmaya
çalıştım. Özel denetçi için tasarının 406.
maddesinde iki ayrı görev için özel denetçi
atanabileceğini de belirttim. Ancak özel denetçiye
ilişkin asıl hükümlerin tasarının 438 ve devamı
maddelerinde yer aldığını daha sonraki bir tarihte
bunu da incelemeye çalışacağımı bilgilerinize sunmak
isterim.
Bundan sonraki
yazımda, TTK taslağının anonim şirketlerde genel
kurulu düzenleyen hükümlerini inceleyeceğim.
Ankara, Haziran 2008
TTK Tasarısı ile ilgili metinlere ve karşılaştırma
tablolarına erişim için
http://www.inisiyatif.net/document/tanitim/TTKTasari2007/
üzerine tıklayınız
NOT: Yazarın iletişim adresi ve bilgilerini görmek
için başlıktaki ismi üzerine ya da
buraya tıklayınız
Yazarın Sitedeki Bütün Yazıları
|