Uzlaşmanın, öğretide tanımlanan türlerinden
ayrılarak, bize özgü bir şekilde yeniden
yasalaştırılmasından sonra Temmuz 2007 de sizlere yasada
yapılan bu değişiklik hakkındaki
düşüncelerimi aktarmıştım. Bu tarihten
sonra, uzlaşmanın, bence kabul edilmesi
mümkün olmayan bir şekle dönüşmüş olması ve
uzlaşmada avukatların öneminin ortadan
kaldırılarak savcı merkezli bir yasa haline
dönüşmesi nedeniyle, uzlaşma konusuna
değinmek istemedim.
Ancak, yeni TCK da yapılan değişiklikten
sonra çıkarılan yönetmeliği ve barom
tarafından incelenmek ve görüş bildirmek
üzere gönderilen “Hukuk Uyuşmazlıklarında
Arabuluculuk Kanun Tasarısı”nı inceledikten
sonra bir kez daha aynı konuya değinmek
gereğini duydum.
Baştan beri belirttiğim gibi, uzlaşmanın
beni ilgilendiren yönü, bana ve
meslektaşlarıma var olan bir iş alanını
yeniden düzenlemesinden kaynaklanmaktadır.
Kurum bu özelliğini yitirdiği için beni
ilgilendiren yönü azalmıştır. Ancak,
yukarıda belirttiğim ve birazdan değineceğim
değişiklikler benim ve meslektaşlarımın
ekonomik çıkarlarından daha önemli şeylerin
tartışılmasına neden olacak özelliktedir.
Temmuz 2007 de sitemizde yayınlanan yazımdan
da hatırlayacağınız gibi TCK ve CMK da
yapılan değişikliklerle, daha önceleri
avukatlara tanınmış bir hak olarak yasalaşan
“uzlaştırmacı” görevi, önce savcılara daha
sonra hukukçulara görev olarak verilmiştir.
Bu görevin yani uzlaştırmacılık görevinin
sadece avukatlar tarafından yapılması
gerekli bir görev olmadığını bu görevin
diğer meslek mensuplarınca da
yapılabileceğini buna rağmen görevin
savcılara verilmesine hangi nedenlerle
itiraz ettiğimi daha önce belirtmiştim.
Ancak bu yazımdan sonra yönetmelik yürürlüğe
girdi ve ben yönetmelik yolu ile yapılan
değişikliğe değinmenin zorunlu olduğunu
düşünmekteyim, bu nedenle de bu yazıyı
yazmaktayım.
5560 sayılı yasanın 24 maddesi ile
değiştirilen 5271 sayılı yasanın 253
maddesine göre uzlaştırmacılık görevi,
savcılar, avukatlar ve hukukçular tarafından
yapılabilmektedir. Yönetmelik çıkmadan
evvel, yasanın bu yazılımı ile “hukukçu”
deyiminden, benim anladığım, bir iş sahibi
olsun ya da olmasın Türk hukuk
fakültelerinden birini bitirmiş veya yurt
dışında bitirmiş olduğu hukuk fakültesinin
Türkiye’de eşitliği tanınmış olan kişileri
anlamakta idim. Ancak, yönetmelik çıktıktan
sonra bunun bir yanılgı olduğunu gördüm.
Çünkü yönetmeliğe göre, hukukçu olmak için,
eğitimi içinde hukuk dersi okumak yeterli
görülmektedir. Örneğin, inşaat mühendisliği
konusunda eğitim yaparken, bir sömestr,
haftada bir saat, iş hukuku görmüş olmak
hukukçu olmak için yeterli olmaktadır.
Öncelikle hukukçu olmanın bu kadar
ucuzlatılmasına tahammül edemediğimi açıkça
belirtmek isterim. Ayrıca, TBB’nin bu konuda
sessiz kalmasını, yönetmeliğin en azından bu
maddesinin iptali için neden dava açmadığını
anlayamadığımı ifade etmek isterim.
Bana göre yönetmelik hazırlanırken,
yönetmeliğin yasanın çizmiş olduğu sınırları
aşamayacağı ilkesi göz ardı edilmiş idari
tasarruf yolu ile yasama erkinin yetkileri
gasp edilmiştir. Böylece, yasama organı
tarafından “hukukçu” olarak getirilen
sınırlama, bir ya da birden fazla kamu ajanı
tarafından yönetmelik adını verdiğimiz idari
tasarrufla amacını aşacak şekilde
değiştirilmiştir. Böylesi bir yetki gaspını
anlamak ise hiç mümkün değildir.
İdari tasarruf yolu ile oluşturulan bu
değişiklik sonrası, yüksek öğrenimini
tamamlamış ancak eğitimi ile ilgili bir
çalışma şansı edinememiş ya da bu alanda
çalışmayı istememiş kişiler için özellikle
ihtiyaç fazlası mezun veren okul mezunu olup
işsiz gezen kişiler için yeni bir iş alanı
doğurtulmuş olmaktadır. Bu yapılırken, hukuk
fakültelerinden de gereğinden fazla mezun
verildiği pek çok hukuk fakültesi mezunu
gencin işsiz güçsüz dolandığı dikkatten
kaçmıştır. Eğer yasa koyucunun belirttiği
hukukçu kavramından benim anladığım gibi
hukuk fakültesi mezunu anlaşılmış olsa
idi,hiç olmazsa avukatlığa başlamamış ya da
avukatlığa başlamış hukuk fakültesi
mezunları için yeni bir iş alanı doğacak ve
bu işe en uygun eğitim almış olan kişiler bu
alanda çalışacaklardı.Halbuki şimdi bu
olanak ilgili ilgisiz tüm iş arayanlara
tanınmış olacaktır.Kabul edemediğim
yerlerden birisi de budur.
Hukuk Fakültesi mezunlarına ve avukatlara
yapılan azizlik bununla kalsa, gene de
suskun kalabilirdim. Ancak olay bununla
bitmemektedir. Yukarıda da söylediğim gibi
bu günlerde “Hukuk Uyuşmazlıklarında
Arabuluculuk Kanun Tasarısı” taslağı
tartışılmaktadır. Bu tasarı taslağı da
hukukçular ve avukatlar için pek çok kayba
yol açacaktır. Çünkü bu tasarı taslağına
göre, sulh yolu ile çözümlenmesi olanaklı
olan özel hukuk uyuşmazlıklarında,
tarafların sulh anlaşması yapmalarını
sağlamaya yönelik arabuluculuk
kurumlaştırılmak istenmektedir.
Söz konusu tasarı taslağı
değerlendirildiğinde, 21.maddesinde kimlerin
arabulucu olabileceğinin hüküm altına
alındığı görülmektedir. Bu maddeye göre
arabulucu eğer hukuk eğitimi almış bir kişi
ise kendisine 150 saatlik arabuluculuk
teknikleri diye tanımlayabileceğimiz bir
eğitim verilecektir. Eğer arabulucu hukuk
eğitimi almamış ise bu 150 saatlik eğitimin
yanı sıra 100 saat temel hukuk eğitimi de
verilecektir. Böylece arabuluculuk eğitimi
tamamlanmış olacaktır.
Bu eğitimler Adalet Bakanlığı tarafından
izin verilmiş özel eğitim kurumları
tarafından yapılacaktır.
Ceza hukukunda uzlaştırma kurumunda
avukatlar ve hukukçular için saydığımız
sakıncalar burada da geçerlidir. Ayrıca,
burada bir kargaşanın yaşanması olasıdır.
Çünkü özünde HMUK ta yer alan sulh kurumunun
bir başka yasa ile düzenlemesi olan bu yasa
ile birlikte Avukatlık Kanunun 35/A maddesi
de yürürlükte bulunmaktadır. Tasarı taslağı
bu yasalar ile bağlantı kurmaksızın
oluşturulmuş olduğu için uygulamada
sakıncalar doğuracaktır.
Unutulmaması gerekenlerden birisi,
Türkiye’de uyuşmazlıkların yargı yolu ile
çözümlenmesinin vatandaş ve avukat için
tercih edilen yol olmasıdır. Bunun sonucu
olarak ne HMUK, ne de Avukatlık Kanunu sık
uygulanmak olanağına sahip değildir. Buna
karşılık, basına yansıdığı kadarı ile
Diyarbakır’da yaşayan bir kişi uzlaşma ve
sulh konusunda Türkiye’nin rekorunu
kırmaktadır. O halde avukata ve hukukçuya
yapılan haksızlığı bir an için unutur isek
öncelikle çözülmesi gereken problem
uyuşmazlıkların sulh yolu ile çözümünün
neden benimsenmediğini bulmak olmalı ve bunu
izleyen evrede ise bu nedenleri yok etmek
için nelerin yapılması gerektiğini saptamak
gerekmektedir. Ancak bu şekilde sulh kavramı
işlerlik kazanabilir.
Bana göre avukatın uzlaşmadan, sulhtan
hoşlanmamasının nedenlerinden biri vekâlet
ücretine ilişkin haklarının daha çok karşı
taraf vekâlet ücreti olarak tahsil edilmesi,
bir başkası ise sulh için gereken bilgi
birikiminin dava açmak için gereken bilgi
birikiminden çok olması ile, davada HMUK
emredici hükümlerine rağmen, yükü hâkime
yıkarak sonuç beklemenin rahatlığıdır.
Olaya bir başka açıdan baktığımızda, sulhun
oluşmasında mahallenin sevilen kişilerinin,
toplum liderlerinin, eşraf olarak
nitelendirebileceğimiz ticaret erbabının,
din görevlilerinin avukattan daha etkin
olduğunu görmekteyiz. Eğer bu yasa tasarısı
kabul görürse bu kişilerin bu konudaki
aktiviteleri daha etken hale gelebilir ve
onlarla rekabet edemez hale düşeriz.
Eğer barolar olarak sulhu/uzlaşmayı
benimseyerek, bu konuda gereken mesleki
eğitimi sağlayabilseydik, yasa koyucu bu
alanda bir başkasının çalışmasına gerek
duymayacaktı, bizde rakipsiz olarak
faaliyette bulunacaktık.
Bu konuda fırsatların pek çoğunun harcandığı
bir gerçek, ancak yapılması gereken pek çok
şeyin bulunduğu ise ayrı bir gerçektir. Bu
nedenle en azından özel eğitim kurumları
yerine hukuk fakültelerinin ve baroların bu
eğitimi vermesi gerektiği gündeme
getirilebilir ve savunulabilir.
Ankara, Ekim 2007
NOT: Yazarın iletişim adresi ve bilgilerini görmek
için başlıktaki ismi üzerine ya da
buraya tıklayınız