2007 yılının sonunda yayınlanan “Anonim
Şirketler ve TTK 435. Maddeye Göre Kayyum
Atanması”
başlıklı yazımda anonim şirketlerde
kayyumluk hakkında görüşlerimi belirtmiştim.
Okuduğum Yargıtay kararları ışığında konuyu
bir kez daha irdelemek ve sizlerle paylaşmak
gereğini hissettim. Aslında bu yazıyı, yeni
Ticaret Kanununun TBMM tarafından kabulünden
sonra yazmayı düşündüysem de, TBMM de
Ticaret Kanununun görüşülmesi için
komisyonun bir türlü toplanamaması
karşısında, bu isteğimden vazgeçtim.
Sn. Erdoğan Moroğlu’nun Beta yayınevi
tarafından 7. basısı yapılan “Notlu
İçtihatlı Türk Ticaret Kanunu ve İlgili
Mevzuat” adlı yapıtının 6. sayfasında yer
alan, 11 HD nin 10.6.1988 gün E 88/65 K
88/3848 sayılı kararı[1]
ile 11. sayfasında yer alan 11 HD 1.5.1987
gün E 87/1028 K 87/2636 sayılı kararı[2]
ve Yargıtay 11 HD 14.02.2000 gün 2000/157 E
2000/1082 K kararını[3]
incelediğimde, kararların içeriğinde
olmasına rağmen, bir önceki çalışmamda
görmediğim bir hususu görmüş oldum.
Sn.Erdoğan Moroğlu’nun kitabında yer alan
sınıflandırma dikkate alınarak söz konusu
iki karar incelendiğinde, kayyumluğa ilişkin
kararlarında Yargıtay’ın, TTK nun 4. ve 5.
maddesi hükmüne de dayandığı görülmektedir.
Ticaret Kanunun 4. maddesine baktığımızda,
bu maddenin ticari davaları mutlak ticari
davalar ve nispi ticari davalar olarak ikiye
ayırdığını görmekteyiz. Her iki dava
arasında en önemli fark, mutlak ticari
davalarda hâkimin iş bölümünü resen dikkate
almasına karşılık nispi ticari davalarda
hâkim, iş bölümünü, resen dikkate
alamamakta, bu husus sadece ilk itiraz
olarak ileri sürülebilmektedir.
Bir önceki yazımda da değindiğim, Yargıtay
11 Hukuk Dairesinin 10.06.1988 gün 1988/65E
1988/3848 K sayılı kararı incelendiğinde
ise, “resen” uygulama zorunluluğundan söz
ederek, konuyu mutlak ticari dava olarak
nitelendirdiği görülmektedir.
Bir davanın mutlak ticari dava olarak
nitelendirilebilmesi için, bunun TTK nun 4
maddesi kapsamında yer alması gerekmektedir.
TTK nun 4 maddesini bu amaçla
incelediğimizde, kayyumluğun, TTK nın 4/3
maddesinin düzenlediği, BK 372 ila 385
maddelerinde yer alan neşir mukavelesinde
olduğu gibi, bu madde kapsamına açık bir
hükme dayanarak, girmediğini görmekteyiz. Bu
durumda, TTK nın 4/1 Maddesini irdelemekte
yarar bulunmaktadır. TTK nın 4/1 maddesi “
Bu kanunda” sözcükleri ile TTK nın içinde
yer alan hukuki kurumlara ilişkin davaların
mutlak ticari dava olduğunu hükme
bağlamaktadır. Konuyu bu madde çerçevesinde
de değerlendirdiğimizde, kayyumluğun TTK
bünyesinde yer almadığını bu nedenle de
mutlak ticari dava olmadığını söylemek
zorunluluğumuz doğar. Çünkü TTK nın 435/2
maddesi, kayyumluktan söz etmemektedir. Bu
madde “luzumlu tedbirlerden” söz etmektedir.
Limitet şirketlere ait olmakla beraber aynı
amaçla hükme bağlanmış olan TTK nın 504.
maddesine baktığımızda ise açıkça “ ihtiyati
tedbir” alınmasının düzenlendiğini
görmekteyiz. Bu nedenle, genel anlamı ile
ihtiyati tedbir niteliğinde olan “lüzumlu
tedbir” alma hükmünü çok özel bir uygulama
olan kayyumlukla karıştırmamak
gerekmektedir. Üstelik ihtiyati tedbire
ilişkin hükümler TTK da değil HMUK da yer
almaktadır. Yani TTK 4/1 içeriğinde
değerlendirmek mümkün değildir.
Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi, Yeni
MK nın 427/4 maddesi hükmü incelendiğinde,
maddenin “Bir tüzel kişi gerekli organlardan
yoksun kalmış ve yönetimi başka yoldan
sağlanamamışsa” hükmünü içerdiği ve
gerekçesinde ise “ …bir kısım tüzel
kişilerin sayılması yerine bütün tüzel
kişileri kapsayacak şekilde kaleme
alınmıştır.Buna göre, her hangi bir tüzel
kişi gerekli organlardan yoksun kalmışsa ve
yönetimi başka bir yasal yolla
sağlanamıyorsa yönetim kayyumu tayin
edebilecektir.” Açıklamasının yer aldığı
görülecektir. Gerek madde metni gerekse
madde gerekçesi ve bu konuda yapılan
tartışmalar dikkate alındığında, MK nın
hazırlanmasında, özellikle ticaret
şirketlerinin de yeni MK nın kapsamına
almanın amaçlandığı çok açık bir şekilde
görülecektir.
Yeni MK nın yürürlük tarihi 01.01.2002 dir.
Bu durumda yeni MK nın 427/1 maddesinin bu
tarihten sonra hassasiyetle uygulanması
gerekmektedir. Bunun böyle olmadığını ise
Yargıtay 11 HD nin 26.6.2003 gün 2003/5621 E
2003/6912 K sayılı[4]
ve 24.01.2005 gün 2004/15284 E 2005/166 K
sayılı[5]
kararlarını incelediğimizde görmekteyiz.
Özellikle 26.6.2003 tarihli kararı
incelediğimizde, kararda şu açıklamanın yer
aldığını görmekteyiz,
“4721
sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 397/2 nci
maddesi hükmü uyarınca vesayet makamı, sulh
hukuk mahkemesidir. Aynı Kanunu'nun 427/4
maddesi ile de bir tüzel kişinin gerekli
organlardan yoksun kalması ve yönetiminin
başka yoldan sağlanmaması halinde vesayet
makamının yönetim kayyımı atayacağı
öngörülmüştür. Yasa koyucunun anılan bende
ilişkin gerekçesinde, söz konusu
düzenlemenin türü ve niteliği ne olursa
bütün tüzel kişileri kapsadığı
belirtilmiştir.
Yasanın açıklanan bu düzenlemesi karşısında,
tüzel kişilik taşıyan ticaret şirketlerine
yönetim kayyımı atanmasına ilişkin
istemlerin de sulh hukuk mahkemesince
görülüp sonuçlandırılmasının, yasa normunun
lafzına uygun olduğu kuşkusuzdur. Ancak,
şirketin usulsüz olarak borçlandırıldığı,
uzun süredir iş ve işlemleriyle şirketi
iflasa sürüklediği ve şirket yönetim kurulu
mevcudunun yasal alt sınırın altına düştüğü
gibi iddialarla kayyım atanması istemiyle
açılan böyle bir davada, mutlak biçimde T.
Ticaret Kanunu'nun anonim şirketlere ilişkin
hükümleri ışığında kayyım atanmasını gerekli
kılan olguların varlığı ve mahiyetinin
değerlendirilerek belirlenmesinde zorunluluk
bulunduğundan, ticaret şirketlerine kayyım
atanmasına ilişkin davaların da TTK'nun 4
ncü maddesinin ilk fıkrasının birinci
bendinde belirtilen biçimde geniş anlamda
ticari dava niteliğinde olduğunun kabulü
gerekir. Bir başka anlatımla, ticaret
şirketlerine kayyım atanmasına ilişkin
davaların, mutlak ticari davalardan
olduğunun kabulü gerekir. Bu tür davaların
ise Asliye Ticaret Mahkemelerinde incelenip
sonuçlandırılması gerekir. Dairemizin
kökleşmiş içtihatları ve vesayet makamları
kararlarının temyiz mercii olan Yüksek 2.
Hukuk Dairesi'nin yerleşmiş görüşü de bu
yöndedir. Konu göreve ilişkin bulunduğundan,
mahkemece re'sen görevsizlik kararı
verilmesi gerekirken, esasa girilerek, karar
verilmesi doğru görülmemiş, kararın
öncelikle bu yön bakımından bozulması
gerekmiştir.”
Yukarıdaki alıntıda açıkça görüldüğü gibi,
Yargıtay 11 Hukuk Dairesi, yeni Türk Medeni
Kanunundaki değişimi değerlendirmekte ve
“Yasa koyucunun anılan bende ilişkin
gerekçesinde, söz konusu düzenlemenin türü
ve niteliği ne olursa bütün tüzel kişileri
kapsadığı belirtilmiştir” diyerek de yasa
koyucunun amacını açıkça benim anladığım
şekilde olduğunu dile getirmektedir.
Yargıtay 11 Hukuk Dairesi yasa koyucunun bu
açık belirlemesinden kurtulmak amacıyla,
gerekçesine “Ancak, şirketin usulsüz olarak
borçlandırıldığı, uzun süredir iş ve
işlemleriyle şirketi iflasa sürüklediği ve
şirket yönetim kurulu mevcudunun yasal alt
sınırın altına düştüğü gibi iddialarla
kayyım atanması istemiyle açılan böyle bir
davada,..” açıklamasını eklemiştir. Daireye
göre, kayyum atanması bu istemlere
dayandırılıyorsa, o zaman yeni TMK’nın
uygulanmaması gerekmektedir. Hâlbuki Ticaret
Kanununda “lüzumlu tedbir” almaya olanak
veren tek madde, TTK 435/2 maddesi olup, bu
madde de lüzumlu tedbirlerin alınabilmesi
için tanınan olanaklar arasında, “usulsüz
olarak borçlanma” ve “iflasa sürüklenme”
gibi konular yer almamaktadır. Şirket
yönetim kurulu mevcudunun yasal sınırının
altına düşmesi olgusu TTK 435/2 nin
kapsamına giren tek vakıadır. Çünkü, bunun
anlamı, şirketin organsız kalmasıdır. Yeni
MK nın 427/4. maddesine baktığımızda ise,
yasanın hükme bağladığı durumunun özellikle
organsız kalan tüzel kişiliklerin
problemlerine çözüm üretmek için kabul
edildiği görülmektedir. Kanımca bu denli
açık bir hükme aykırı davranmak doğru bir
davranış değildir.
Her ne kadar yeni TTK nın TBMM deki
görüşmeleri komisyon yokluğu nedeni ile,
ilerlememekte ise de, konumuzla ilgili olan
maddelerden 4. ve 5. madde TBMM de
görüşülmüş ve kabul edilmiştir. Bu nedenle
bu maddelere bakmakta da yarar
bulunmaktadır. Bu maddelerin madde
metinlerine ve madde gerekçelerine
baktığımızda maddelerin, bu açıdan, eski TTK
hükümlerini koruduğunu görmekteyiz. Bu
durumda yargı kendi problemini yasamanın
dikkatine sunamamış yada haklılığını kabul
ettirememiş ve yasama yargının fiilen
oluşturduğu uygulamayı kabul etmemiş demek
zorunluluğumuz bulunmaktadır.
Yargıtay 2 Hukuk Dairesi de benzer kararları
ile aynı durumu benimsemiştir. Bu nedenle bu
eleştiriler aynı zamanda Yargıtay 2 hukuk
dairesi içinde geçerlidir.
Bu arada dikkatimi çeken bir başka konuyu da
görüşlerinize sunmak isterim. Bilindiği gibi
asliye hukuk mahkemelerini ilgilendiren
işlerde, asliye ticaret mahkemelerinin
mutlak ve nisbi yetkilerinden söz etmek
mümkündür. Buna karşılık sulh hukuk
mahkemesinin yetkisine giren işlerde ticaret
mahkemesinin bir yetkisi bulunmamaktadır.
Kayyum atamak sulh hukuk mahkemesinin
yetkisine girdiğine göre ticaret
mahkemesinde ısrarcı olmak bir başka
çelişkiyi oluşturmaktadır.
Kanımca Yargıtay 11 Hukuk Dairesi bu
davranışı ile yasamanın yetkilerini açıkça
gasp etmektedir.
Ankara, Mart 2009
NOT: Yazarın iletişim adresi ve bilgilerini görmek
için başlıktaki ismi üzerine ya da
buraya tıklayınız
DİP NOTLAR (Kararların metinlerinin
bazıları Kazancı içtihat bankasından alınmıştır)