|
ANKARA BAROSU 2006
KURULTAYI AÇILIŞINDA
ANKARA BAROSU BAŞKANI AVUKAT VEDAT AHSEN ÇOŞAR'IN
KONUŞMA METNİ

Yüksek Yargı Organlarının Sayın Başkan ve Üyeleri,
Yargıtay'ımızın Sayın Cumhuriyet Başsavcısı,
Sayın Dekanlar, Öğretim Üyeleri,
Türkiye Barolar Birliğinin Sayın Başkanı,
Basımızın Değerli Temsilcileri,
Ankara Barosu tarafından düzenlenen Hukuk Kurultayı-2006 etkinliğine hoş
geldiniz.
Sizleri, Ankara Barosu adına, Yönetim Kurulu Üyesi arkadaşlarım adına,
şahsım adına sevgi ve saygı ile selamlıyorum.
İlki Baromuzun önceki Başkanlarından Sayın Hakkı Süha Okay
tarafından 2000 yılında düzenlenen ve daha sonra Ankara Barosunun Sayın
Başkanları Sadık Erdoğan ile Semih Güner tarafından
sürdürülerek bir ölçüde gelenekselleşen Ankara Barosu Hukuk
Kurultayının, gerek ulusal, gerekse uluslararası hukuka katkı yapması,
değerli akademisyenler ile hukukçu meslektaşlarımız tarafından sunulacak
tebliğlerin, biz hukukçuların yolunu aydınlatacak yararlı bir kaynak
olması en büyük dileğimizdir.
Bu kurultayın hazırlanmasına emek veren herkese, ama herkesten önce
çalışmaların başladığı ilk günden bugüne kadar olan süre içinde, hep
bizlerin önünde ve yanında olan, engin bilgisini, zengin deneyimini ve
seçkin çevresini bizlerle paylaşan Değerli Hocam Sayın İoanna
Kuçuradi'ye, onun şahsında Türkiye Felsefe Kurumuna, bizler
için gelecek olan pek çok şeyi mazide bırakmış olan, mütevazılığı,
çalışma disiplini, insanlığı ve hukukçuluğu ile bizlere örnek olan
Değerli Başkanımız ve Abimiz Sayın Atila Sav'a, kendi mesleki ve
özel yaşamlarından özveride bulunarak bize inanılmaz katkılar sunan
Sayın Hocalarım Gülriz Uygur ile Ufuk Serdaroğlu'na, her
toplantıya büyük bir coşku ve hevesle gelen, ilgilerini, bilgilerini
bizlerden esirgemeyen Sevgili Akademisyen kardeşlerim İrem Çağlar
ile Özge Yücel'e, bilimsel programların hazırlanmasında olsun,
organizasyonun en küçük inceliklerinde olsun zamanlarını, deneyimlerini,
bilgilerini bizlerden esirgemeyen Sevgili Meslektaşlarım Şahin Mengü'ye,
İsmail Atak'a, Öykü Didem Aydın'a, Ali Çerçi'ye,
Ankara Barosu Yönetim Kurulunun Değerli Üyeleri Sayın Sitare Sağsen'e,
Sayın Hatice Kaynak'a, Sayın Fahrettin Kayhan'a ve
kurultay sekretaryasını özveri ile yürüten baromuz çalışanları Sayın
Ferda Duraner'e, Sayın Tuğçe Besler'e ve Sayın Esra
Balbudak'a sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.
Bilgikuramı ve bilimin sınırlı yapısı, barış, özgürlük, entelektüellerin
sorumluluğu, açık toplum ve düşmanları üzerine görüş ve düşünceleri ile
ünlü Karl Popper, 83 yaşında iken Ağustos 1985'de Zürih'te "Bilgikuramı
ve Barış Sorunu" üzerine yaptığı konuşmada, "en yakın arkadaş ve
akraba çevresini Hitler'e kurban verdiğini, kimi zaman çaresiz
kaldığını, büyük dertleri olduğunu, yaşamını tarifsiz ölçüde harika ve
aynı zamanda iğrenç bulduğunu, ama sonuçta mutlu olduğunu" ifade
eder ve dünyayı, hem bilgin, hem bilge ve hem de derin bir duyarlılıkla
donanmış şair bir kişi olan Goethe'nin, ünlü eseri Faust'un
"Cennet" in girişi bölümünde yer verdiği şu mısraları ile
gördüğünü anlatır :
kardeş kürelerin uyumlu ahengiyle ses veriyor
gürleyen bir hızla tamamlıyor.
Kimse bilgisini anlayamasa da,
onu izlemek meleklere güç veriyor.
Kavranılmaz yükseklikteki yapıtlar,
yazıldığı günkü gibi görkemli!
Aynı konuşmasında "Bütün bunları anlatıyorum, çünkü günümüzde
entelektüeller arasında yaygınlaşan dünyamızın kötülüğü ideolojisini bir
budalalık ve sahte bir din olarak görüyorum" diyen Popper
şöyle devam eder "Yeni ideolojilere, yeni dinler kurmaya gerek yok.
Onun yerine :Daha fazla entelektüel tevazu.' Entelektüeller hiçbir şey
bilmiyor. Mütevazı olmamaları, küstahlıkları, herhalde dünya üzerinde
barışın en büyük engelidir. En büyük umut, ukala olmakla beraber, bunu
göremeyecek kadar aptal olmamalarıdır. Hatalar yapmaya devam edeceğiz.
Ama şu hipotezin belki de gerçek olabileceği umudu var : İdeoloji
olmazsa savaş da olmaz. İdeolojilere karşı savaş, her durumda
girişilmeye değer bir savaştır. Hiçbir sözüme inanmamanızı istiyorum.
Sizlere sadece ideolojilerde saklı bulunan tehlikeleri göstermek,
evrimsel biyolojimizde, bilgimizin yapısında ve dilimizde gizlenmiş gibi
görünen bilgi, inanç ve karşılıklı telkin gereksinimine dikkati çekmek
istedim.Gelecek açıktır. Önceden belirlenmiş değildir. Rastlantılar
hariç, kimse olacakları önceden söyleyemez. Ama iyimserlik ödevimizdir.
Bunu derken, sadece geleceğin açık olmasını değil, aynı zamanda geleceği
yaptıklarımızla hepimizin birlikte belirlemesini kastediyorum. Gelecekte
olacaklar için hep birlikte sorumluyuz. Bu yüzden kötü bir şeyi önceden
bildirmek yerine, geleceği daha iyi yapabilecek şeyler için emek vermek
hepimizin ödevidir."
Goethe'nin, "güneş, eski tarzda, kardeş kürelerin uyumlu
ahengiyle ses verirken, yazgı yolunu gürleyen bir hızla tamamlamakta,
onu izlemek meleklere güç verse de, hala kimse bilgisini
anlayamamaktadır" diye tanımladığı dünya, gerçekte uzun bir yol
boyunca alınan kısa bir mesafedir. Ortalıkta anlamdan çok verinin,
bilgiden çok enformasyonun, barıştan, kardeşlikten çok acı ve
gözyaşının olduğu günümüz dünyasında, teselli bulacağımız tek sığınak
Popper'in ödevimiz olduğunu belirttiği iyimserliktir.
İyimserliği ödev olarak gördüğümüz için, şiddet olmaksızın yaşamaya
kendini adamış bir dünyada yaşayabilmek için, bireysel özgürlüklerimizi
genişletebilmek için, geleceği daha iyi yapabilecek şeylere emek vermek
için "Hukuk Kurultayı-2006" da terörü, savaş suçlarını ve soykırımı
incelemeyi gerekli gördük.
On sekizinci yüzyıl bize Jeremy Bentham'ın buyruğunu miras
bırakmıştır : Ahlak, en çok sayıda insana mutluluk veren şeydir; insan
hiçbir zaman, kendi varlığının bekasından yana olmayan bir şeyi arzu
edemez. Uygar dünyanın bu kadar rahat, bu kadar işine gelen, bu kadar
değerli bir öğüdü büyük bir hevesle kabul ettiğini ve fakat bu öğüde
uygun davranmadığını görmek gerçekten üzücüdür.
İçinde yaşadığımız geç modern çağda, özveri düşüncesi, dayanışma ruhu,
paylaşma duygusu, yardımlaşma anlayışı, vefa duygusu ve benzeri soylu
değerler ile komşuluk, arkadaşlık, dostluk, meslektaşlık türü kavramlar
anlamını yitirdi ; bu türden değerlere ve düşüncelere mesafeli duran
insanlar, ahlaki ideallere ulaşmaya ve ahlaki değerleri korumaya, bunun
için kendi sınırlarını zorlamaya istekli olmadıkları gibi, bu konuda
teşvik de edilmiyorlar.
Annemarie Pieper"in Etiğe Giriş isimli özgün eserinde ifade
ettiği üzere, her şeyin hesaplanabilir bir büyüklüğe indirgendiği,
insanlar ve uluslararası alanda dayanışmaya açık ve hazır olma isteğinin
giderek azaldığı, paranın ve teknolojinin dünyada olup biten hemen her
şeyi belirlediği bir çağda yaşıyoruz. Böyle bir çağda felsefenin bir
disiplini olan ve kendini ahlaki eylemin bilimi olarak anlayan etik,
yaşamın tek yönlü kaygılarla rasyonalize edilmesine yönelmiş olan
bireysel çıkar ve hesapların yıkıcı etki ve sonuçlarını eleştirel bir
aynadan yansıtan önemli bir uyarıcı ve yol gösterici görevi
üstlenmiştir.
Etik bize, kendisini sadece paraya, mala, mülke, bireysel çıkarları en
üst düzeye çıkarma kaygılarına sabitlemiş niceliksel düşünce karşısında
; bu değerlere sığmayan ve hatta onları aşan, her birisi pratik aklın
ahlaksal yetkinliği ile doğrulanmış olan özgürlük, eşitlik, adalet,
hoşgörü gibi amaç ve hedefleri sunan bir nitelikler dünyasının var
olduğunu anlatır.
Bu niteliksel değerler, kolektif sorumluluklarının bilincinde, ahlaksal
talepleri genel bağlayıcı talepler olarak benimseyip yaşamlarında onları
kendilerine mal etmiş olan bireylerin, kendi kaderlerini tayin etme
hakkını, bütün hakların en üstüne koyan bir yaşama biçiminin ahlakını
sunar.
Bireye ahlaki eylemin anlamının sistematik biçimde aktarılması, ancak
etik aracılığı ile olur. Ama etik, ahlaki eylemin yerini tutmaz, sadece
bu türden eylemlerin bilgiye dayalı yapısını ortaya çıkarır.
Nicomachean Ethics' isimli özgün eserinde, hazza/zevke, üne,
zenginliğe karşı çıkan Aristoteles, mutluluğu yaşamın amacı olarak
niteleyerek, insanın mutluğa ve başarıya, ancak felsefi derinliğe,
olgunluğa ve gerçekliğe ulaştığı zaman kavuşabileceğini belirtir ve
sitede geçerli ve yürürlükte olan töreye uygun olarak kendini eğitip
geliştiren kişinin, genel kabul gören ahlak normlarını izlediği sürece
etiğe uygun davrandığını ileri sürerek şunları söyler ; .. içimizdeki
töresel iyilikler ne doğanın zorlaması sonucu, ne de doğaya karşı
oluşmuştur. Onları kendi varlığımıza ve değerlerimize katma yeteneğimiz,
bizim içimizde ve doğamızda vardır. Ancak ahlaki özelliklerimizi
alışkanlık haline getirmek suretiyle mükemmelliğe ulaşabiliriz.... Özet
olarak : herkesin aynı eylemi çok sık ve birer birer yapmasıyla ortak
ve pekişmiş bir tavır ortaya çıkar. O nedenle, erdemin ne olduğunu
öğrenmek için değil, erdemli insanlar olmak amacıyla felsefe
yapıyoruz'.
Aristoteles'un; pratik, hem etiğin var olma koşulu ve hem de
onun hedefi ve amacıdır' diyerek vurgu yaptığı üzere, pratiğin
bilimi olarak etik, bilgi adına değil, eylem adına harekete geçen bir
ahlaki eylem kuramıdır. Öyle olduğu için etik, kuram oluşturmak amacıyla
geliştirilmiş olmadığı gibi, entelektüel zevklere ve züppeliklere hizmet
eden düşünsel bir uğraş da değildir. Bütün bunlardan uzak bir kuram
olarak etik, uygulamada kendini gösteren, yani eylem üreten bilgi
olarak düşünce ile eylemin birlikteliğidir.
Başta Kant olmak üzere, pek çok etikçi, bireysel özerkliğin son
derece önemli ve değerli olduğunu düşündükleri için, özerkliği etik
teorilerinin en önemli parçası olarak kabul ettikleri için, kendi
kendini yönetmek koşulu ile insan yaşamının eşsiz değerde olduğunu ileri
sürdükleri için biz de "Hukuk Kurultayı-2006" da "etik" kavramını ve
etik kavramının hukukla olan ilişkisini incelemeyi yararlı ve gerekli
gördük.
Yaşamımız, ancak nasıl yaşayacağımızı kendi seçmemiz ve bu
seçimlerimizin mevcut verilerin değerlendirilmesine dayalı, rasyonel
seçimler olması durumunda özerktir. Eğer ve gerçekten kendi kendimizi
yönetiyorsak, o zaman, kötü talih hariç, yaşamımız daha keyifli,
verimli, üretken ve başarılı olacaktır. Yapmak istediğimiz şeyi
bilmiyorsak eğer, yapmak istediğimiz hiçbir şeyi yapamayız.
Arzularımızı, tutum, davranış, eylem, inanç, düşünce, yetenek ve
eğilimlerimizi bilmiyorsak, yaşama dair rasyonel hiçbir plan yapamayız.
İnsanın özerk olması, diğer bir deyişle kendi kendini yönetmesi ise,
ancak kendisini tanıması ile mümkündür. Kendimizi tanımadan, mesleğimiz,
dostlarımız, arkadaşlarımız, siyasi tercihlerimiz, evliliğimiz,
çocuklarımız konusunda sağlıklı ve bilgilendirilmiş kararlar
veremeyiz.
Aklımız, algılayabildiğimiz verilerin kavramlar halinde
bütünleştirilmesi yoluyla çalışır. Bu işleyiş, giderek daha büyük
bütünleşmeleri gerektirir. Böylece, kendine özgü yasaları, işleyişi,
aşamaları ve süreçleri bulunan evren hakkında, üzerinde yaşadığımız,
çalıştığımız, yaşamımızın resmini yaptığımız bir atölye olan tarihsel
dünya hakkında, yaşam ve yaşamın sayısız olgu ve olayları hakkında,
yaradılış hakkında, varlığın anlamı, hikmeti, yapısı ve karakteri
hakkında, kendimiz ve başkaları hakkında, bilginin kendisi ve araçları
hakkında, bize bilgi verecek ve yol gösterecek bütünleşmeleri elde
ederiz.
Bütün bunlar için, varoluşu inceleyen bilim olan ve Aristoteles'in
kendiliğinden oluş' olarak ifade ettiği metafiziğe ;
insanın kavrama yollarını inceleyen epistemolojiye ; felsefenin
teknolojisi olan, sadece insan için anlam ifade eden, varoluşun bütünü
ile ilgilenen, insanın tercihlerine ve davranışlarına yön veren bir
değerler sistemi olan ahlaka ; insanın diğer insanlara,
yönetenlerin yönetilenlere nasıl davranmaları gerektiğini belirleyen ve
gerçek bir sosyal sistemin ilkelerini tanımlayan siyasete ; insan
olarak bilincimizi ve duygularımızı besleyen, bizi yumuşatan, incelten,
metafiziğe, epistemolojiye ve ahlaka dayalı olarak sanatı inceleyen
estetiğe, yani bunların toplamını ifade eden felsefeye
gereksinim duyarız.
Birey olarak, toplum olarak her gün birileri tarafından taciz edilmemek
için, zihnimizin adım adım siyasi demagoglar ve onlara yalamalık yapan
medya tarafından doldurulmasına izin vermemek için, yalanları doğru,
cinayetleri saygın göstermek, gerçekleri gözden kaçırmak, soygunları
sıradanlaştırmak amacı ile kullanılan içi tamamen boş siyasal dilin
tecavüzlerinden korunmak için, felsefeye gereksinimiz vardır.
Klişeler, aşınmış metaforlar, bayat kullanımlarla giderek çürüyen bir
dilin, zihnimizi uyuşturup edilgenleştirmesine, bilincimizin üzerini
kaplayıp, onu, basmakalıp düşünce ve duyguları, incelemeden,
tartışmadan, sorgulamadan, edilgen biçimde kabul etmeye ayartmaması
için, felsefeye ihtiyacımız vardır.
Zihnimizde kuşkuya, her an tetikte olmaya, kendimizi de hedef alan
kuşkucu bir ironiye yer verebilmek için, etrafta dolaşmak, ayakta durup
otoriteye cevap verebilecek bir mekana sahip olmak için, otoriteye
sorgusuz sualsiz boyun eğmemek için, her türlü otoriteden gelen
tehditlere karşı koymak için, inançlarımızla ve düşüncelerimizle tutarlı
olmak için, düşünce değiştirebilecek, yeni şeyler keşfedecek veya bir
zamanlar bir kenara attığımız şeyleri yeniden keşfedecek kadar özgür
kalmanın yolunu bulabilmek için, gerçeği elimizden geldiği kadar temsil
edebilmek için, bir haminin veya vasinin ya da bir otoritenin bizi
yönlendirmesine izin vermemek için, yeni bir dil ve yeni ruhlar icat
etmek için, felsefeye gereksinimimiz vardır.
İşte ! Bütün bu nedenlerle ve bu konularda bizlere katkı yapacağı umudu
ile "Hukuk Kurultayı-2006" nın mercek altına alacağı konulardan birisini
"felsefe" olarak seçtik.
Kökleri eski Yunanda Stoacı felsefe ile Roma hukuk düşüncesine
kadar uzanan ve yanı sıra entelektüel düzeyde Hıristiyan düşüncesinin
dünyevileştirilmesi ve tanrısal Özne'nin insan-özneye
dönüşmesinin izlerini taşıyan evrensel nitelikteki doğal hukuk
öğretisine dayanan ve kişinin salt insan olduğu için sahip olduğu
haklardan olan insan hakları, evrensel düzeyde ilk ifadesini
bulduğu 26 Ağustos 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş
Hakları Bildirgesi'nden günümüze kadar olan süreçte kabul gördüğü
biçimiyle en üstün ahlaki haklardır.
Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmelerinde de işaret edildiği üzere,
insan hakları insan olarak bireyin özündeki ahlaki değerden ve
onurdan' kaynaklanır. Onun için insan haklarının öznesi insan
olmakla, insan hakları, sivil ve siyasal, iktisadi, sosyal ve kültürel
diğer haklar gibi bireysel haklardır. Bu bağlamda, insan haklarının,
toplumun veya başka bir topluluğun hakları niteliğinde sayılabilecek
herhangi özel bir kategorisi mevcut değildir. Esasen toplulukların
hakları olmadığı gibi, toplumun bireylere karşı meşru iddiaları da
olamaz. Bireylerin ise insan olarak topluma karşı sadece bazı ödevleri
vardır.
Jack Donnelly'nin özlü yaklaşımı ile, modern toplumun standart
tehditlerine karşı kişi onurunu korumak için insan zekasının bugüne
kadar geliştirdiği en iyi ve tek yetkin siyasal araç olan insan
hakları, birey ile devlet arasındaki ilişkinin temelini, insan hakları
ile korunan alanlarda bireyin devlete önceliğine dayandırır. Bu
bağlamda, kaynağı insanın ahlaki doğasına dayanan insan hakları,
siyasal meşruluğun da kıstasıdır. Zira siyasal iktidarlar ile
onların bu iktidarı kullanma biçimleri, insan haklarına saygılı
oldukları ve bu hakları korudukları ölçüde meşrudurlar.
Değerli Hocam Mustafa Erdoğan'ın da vurgu yaptığı gibi, insan
haklarının topluma ve devlete karşı ahlaki öncelik ve üstünlüğü vardır
ve bunlar, aşırılığa kaçması halinde onları devlete karşı kullanabilen
bireylerin sahiplik ve denetimindedirler. Bu, bütün bireylerin yalnızca
eşit olduklarını değil, aynı zamanda özerk olduklarını -
devletin veya yöneticilerin çıkarlarından farklı çıkar ve amaçlara ve
bunları gerçekleştirme hakkına sahip bulunduklarını ? da ifade
eder.
Jack Donnelly'den ödünç alarak ifade etmek isterim ki : insan
hakları talebi burjuvazinin kendi sınıf çıkarlarını koruma taktiği
olarak başlamış olsa da, evrensel ve vazgeçilmez kişi hakları
mantığı bu kökenlerden çoktan kopmuş durumdadır. Sosyo-politik
bireyselleşme ve devlet kurma süreçleri Batıda gerçekleşmiş olmakla
birlikte, bunlar zamanla bütün dünyaya yayılmıştır. Eşit ve özerk
bireylerden oluşan bir toplumun yapısal temeli böylece, kökeninin
tarihsel bakımdan özgül ve rastlantısal olmasına rağmen
evrenselleşmiştir. O nedenle bireysel insan hakları, gitgide artan
ölçüde, yalnızca ahlaki idealler olarak görünmemekte, fakat aynı
zamanda insan onurunu korumak ve gerçekleştirmek için hem objektif ve
hem de subjektif bir zorunluluk olarak görülmektedir.
Modern demokratik anayasaların da temelini oluşturan insan haklarının
tanınması ile korunması düşüncesi, giderek ulusal ve
uluslararası düzeyde barışın sağlanmasının ve sürdürülmesinin de ön
koşulu haline gelmiştir. Zira, Kant'ın yüklediği anlamda
sürekli/kalıcı barış düşüncesine ulaşılmasının yegane yolu olan
uluslararası sistemin demokratikleştirilmesi, ancak ve ancak ulus
aşırı düzeyde insan haklarının tanınması ve korunması ile
mümkündür.
Bu bağlamda, insan haklarının tanınmaması ve korunmaması durumunda,
demokrasinin ; demokrasi olmadığı takdirde, çatışmaların barış
temelinde çözüme ulaşmasının asgari koşullarının mevcut olmayacağı
açıktır. O nedenle, insan hakları, demokrasi ve barış
üçlüsü, yukarıda sözü edilen tarihsel hareketin vazgeçilmez
unsurlarıdır. Demokrasi bir yurttaşlar toplumu olmakla, tebaa,
ancak temel haklara sahip olduğu zaman yurttaş statüsünü kazanır.
Kalıcı ve sürekli barış ise, bir devletin yurttaşlarının, kendilerini
sadece o devletin yurttaşı olarak değil, bir dünya yurttaşı
olarak gördükleri zaman sağlanabilir.
Fransız toplumbilimci Alain Touraine'ın işaret ettiği üzere,
günümüzde özgürlüğü yurttaşlıkla özdeşleştiren, insan haklarıyla
yurttaşın ödevlerini karşıt kutuplara koyan'her türden kültürün
aşındığı göz önüne alındığında, çeşitliliği savunan demokratik
kültürün'gelişmesine birey ve toplum olarak katkı yapmamız gerektiği
açıktır. Bilmemiz gerekir ki, demokratik kültürün öngördüğü halkın
iktidarı ifadesi, halkın tahta geçmesi olmayıp, tahtın olmaması, olası
en çok bireyin özgürce yaşaması, yani olmak istediği kişiyle olduğu
kişiyi birleştirerek, hem özgürlük, hem de kültürel bir kalıta bağlılık
adına iktidara katlanarak bireysel yaşamını kurması' demektir.
İnsan haklarını, insan deneyimini ve onun yazılı kayıtlarını bütün
çeşitliliği ve tikelliği içinde kavramak istiyorsak, savaş yıllarını
Türkiye'de sürgün olarak geçiren, yirminci yüzyılın büyük edebiyat adamı
Erich Auerbach'ın, ulusal ya da bölgesel sınırları aşmak isteyen
herkes için model olarak aktardığı, on ikinci yüzyılda Saksonya'da
yaşamış keşiş St.Victor'lu Hugo'nun şu sözlerine kulak vermek
zorundayız Terbiye görmüş kafa için, görünmez ve geçici şeyler
hakkında, yavaş yavaş fikir değiştirmeyi öğrenebilmek, sonradan bunları
tamamen ardında bırakabilmesini sağladığından büyük bir erdem
kaynağıdır. Memleketini güzel bulan insan daha yolun başındadır ; her
yeri kendi yurdu gibi gören insan güçlüdür ; ama bütün dünyayı yabancı
bir ülke gibi gören insan mükemmeldir. Yolun başında olan ruh sevgisini
dünya üzerindeki tek bir noktaya sabitlemiştir ; güçlü olan insan
sevgisini her yere yaymıştır ; mükemmel insan ise sevgisini söndürmüştür.'
diyor.
Hugo'nun, iki kere, güçlü ya da mükemmel insanın,
bağımsızlığa ve tarafsızlığa, bağları reddederek değil, onları
işleyerek ulaştığını ifade eden ve güzelliği ile insanı büyüleyen
sesine kulak vermediğimiz takdirde, bilgiye eşlik eden özgürlüğe
değil, önyargı ürünü dışlama ve tepkilere bağlı kalırız.
Bu referanslardan hareket ettiğimiz, bu düşünürlerden ve düşüncelerden
beslendiğimiz için "Hukuk Kurultayı-2006" da insan haklarına özellikle
yer verdik.
Robert Bolt'un Bütün Mevsimlerin Adamı (A Man for All Seasons)
adlı oyununda, kötülükle savaşmayı kendisine amaç edinen inançlı ve
kavgacı genç William Roper ile her koşulda hukuka, yasalara ve
adalete bağlı kalmayı savunan Sir Thomas More arasındaki şu
konuşmaya yer verir "Ne yapacaksın? Şeytanın peşinden koşmak için
hukuku mu çiğneyeceksin, adaletsiz mi davranacaksın Roper?" diye
sorar Thomas More. Sert ve kararlı olan Roper, "Evet
inandığım şeyleri korumak ve yapmak adına adaleti tanımayacağım ve
İngiltere'deki her kanunu çiğneyeceğim" diye yanıtlar. More'un
yanıtı çarpıcı, daha da ötesi uyarıcıdır. Ve son yasa da yok olduğu
zaman, adalet ortadan kalktığı zaman şeytan sana saldıracak ; bütün
yasalar yok olduğu, adaletsizlik egemen olduğu zaman sen nereye
saklanacaksın Roper ?'
Roper'in tanımamakta ısrar ettiği adalet kavramı, sosyal düzenin
sürdürülmesinde merkezi bir yere ve öneme sahiptir. Sadece hukuk bilimi
ve hukuk felsefesinin inceleme alanı ile sınırlı olmayan, felsefe,
siyaset bilimi ve hatta iktisat teorisi gibi diğer sosyal disiplinlerin
de incelediği bir kavram olan adalet kavramı, düşünce tarihinin en
tartışmalı konularından birisidir. Öyle olduğu içindir ki, düşünce
tarihinin ne geçmişinde, ne de bugünün de üzerinde tam olarak uzlaşılmış
bir adalet tanımı yoktur.
Nitekim, düşünce tarihinde küçük bir gezinti yaptığımızda, Platon'un
felsefesinde adalet kavramının gerçek bir olgudan daha çok bir düşünce,
bir ide olduğunu, aşkın bir kavram olarak hukukun nihai amacı ve
uygunluk ölçütü olarak anlaşıldığını görürüz. Dağıtıcı adalet anlayışı
ile adaleti eşitlik temeline dayandıran Aristoteles'e göre, geniş
anlamda adalet, kendi amacını kendinde taşıyan bir erdemdir. Evrensel
bir adalet anlayışını destekleyen doğal hukuk anlayışına göre adalet,
insan vicdanında yaşayan ve hukukun yüksek idealini oluşturan bir
düşüncedir. Pozitif hukuk olmadan adaletle ilgili bir değerlendirme
yapılamayacağını ileri süren hukuksal pozitivizme göre, adalet tarihsel
olarak pozitif hukuktan sonra gelir. Hans Kelsen'e göre adalet
kavramı, siyasal ve ahlaksal bir içeriğe sahiptir ve o nedenle adaletle
ilgili objektif bir değerlendirme yapılması mümkün değildir. Romalı ünlü
hukukçu Ulpianus'a göre adalet, aynı zamanda doğal hukukun da
temel ilkeleri olan onurlu yaşamak, başkalarına zarar vermemek ve
herkese hakkı olanı vermektir.'
Sadece düşünürler ve hukukçular arasında değil, liberal felsefede olsun,
Marksist teoride olsun farklı algılanan ve tanımlanan adalet kavramını
işte bu nedenlerle "Hukuk Kurultayı-2006" nın gündemine aldık, bu
bağlamda sosyal ve global adalet temelinde tartışmaya açtık.
1791 yılında Paris'te, Fransız Devriminin erken günlerinde, sonradan
idam edilen Olympe de Gouges,Les Droits de la femme/Kadın Hakları
isimli bir el broşürü yayınlamıştı.1790'da Massachusetts'de Amerikalı
Judith Sargent Murrey, On the Equality of the Sexes/Cinsiyetler
Arasındaki Eşitsizlik Üzerine adlı eserini yayınladı. Kadınların
haklarına yönelik bu erken çalışmaları, feminist düşünce için hala
başat eser olarak kabul edilen Mary Wollstonecraft'ın A Vindication of
the Rights of Woman/Kadın Haklarının Savunusu izledi. Bunlardan da
önce, Amerikan Devrimi sırasında yeni yasalar yapılırken kadınlar,
parlamentoda kadınların da bir sesi veya temsilcisi olması gerektiğini
söylüyorlar ve bunu talep ediyorlardı.
Aydınlanma ya da Akıl Çağı olarak isimlendirilen süreçle birlikte
gelişen kuramların öngördüğü pek çok şey birer birer yaşama geçirilmeye
başlandı. Örneğin, insanların hükümetlerin karışamayacağı devredilmez ve
vazgeçilmez nitelikte doğal haklara sahip oldukları gerçeği, 1776
tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ile 1789 tarihli
Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisine gelip yerleşti.
Kuşkusuz, o dönemin feministleri, erkeklerin sahip olduğu doğal hakların
tamamına sahip olacaklarını umuyorlardı. Ama, Doğal Haklar Öğretisini
geliştiren ve bunu yaşama geçiren erkek teorisyenler, kadınların
umutlarını boşa çıkardı.
Gerek İngiliz Hukukunun gelişmesinde, gerekse onu izleyen Amerikan
Hukukunun kurgulanmasında önemli pay sahibi olan büyük İngiliz hukukçusu
Blackstone ilk olarak 1765-1769 yıllarında yayınladığı ve hem
İngiliz ve hem de Amerikan Hukuk Fakültelerinde ders kitabı olarak
okutulan "Commentaries on the Laws of England/İngiltere
Yasaları Üzerine Yorumlar"adlı eserinde : "Evlilik ile birlikte
kanun önünde eşler tek bir kişi haline gelmişlerdir. Öyle ki, evlilik
sırasında kadının varlığı ve yasal varoluşu belirsizdir, ya da en
azından onu kanatları altında her şeye karşı korumaya almış erkeğinki
ile birleşiktir" diyerek, evli kadının başta mülkiyet ve miras hakkı
olmak üzere hiçbir medeni hakkının olmadığını yazıyordu.
Doğal hakların tüm insanlar için olduğunu savunan John Locke 1690
yılında yazdığı "Second Treaties of Government/Hükümet Üzerine İkinci
Deneme" adlı eserinde, "man/kişi" sözcüğünü genel anlamı ile
değil, "erkekleri" anlatmak için kullanıyor ve "... karıyla
koca bazen kaçınılmaz olarak farklı isteklere sahip olabilirler. Bunun
için bir kuralın yerleştirilmesi gerekir. Bu da doğal olarak güçlü ve
iktidar sahibi olan erkeğin görevidir." diyordu.
Doğal haklar öğretisini kadınlara uyarlayan ilk girişim, kadın ve erkek
100 kişi tarafından imzalanan ve fakat bir kadın, Elizabeth Stanton
tarafından kaleme alınan 19-20 Temmuz 1848 tarihli "Declaration of
Sentiments/Duygular Bildirisi" ile geliyor ve Amerikan Bağımsızlık
Bildirisi'ne sitem edercesine "İnsani olayların akışı içinde,
insanlık ailesinin bir bölümünün, yeryüzü halkları arasında, şimdiye
kadarkinden farklı, doğanın ve Tanrının onlara hak tanıdığı bir tavır
alması gereksinimi doğarsa, bu kişilerin kendilerini böyle tavır almaya
iten nedenleri açıklamaları, insanoğlunun düşüncesine duydukları
saygının gereğidir" diyor ve şöyle devam ediyordu : "Bütün
erkekler ve kadınlar eşit yaratılmışlardır, yaratıcıları tarafından
verilmiş vazgeçilemez haklara sahiptirler, ki bunların arasında yaşam,
özgürlük ve mutluluğu arama hakkı vardır. Bu hakları korumak için
güçlerini yönetenlerin rızalarından alan hükümetler kurulmuştur-bu
hakikatleri aşikar sayıyoruz".
Buraya kadar anlattıklarım, Engels'in özlü deyişi ile "Erkeği
burjuva, karısını proletarya" kabul eden çarpık anlayışa karşı
sürdürülen mücadelenin bir kısmı. Sonrası da var. Hala var. Sonrasını
anlatarak sizleri sıkmayacağım. Ama tarihten, daha doğrusu bizim
tarihimizden ve bu tarihi hızlandırarak yapan bir büyük ustadan, dehadan
söz etmeden geçemeyeceğim.
Hindistan Kadınlar Birliği'nin, ölümü üzerine yayınladığı
bildiride, "Kadın Haklarının insanlık tarihi boyunca gelmiş en büyük
savunucularından" biri ilan ettiği Büyük Atatürk, 1923
yılının Ocak ayında, Cumhuriyetin ilanından dokuz ay önce İzmir'de
şunları söylüyor : "... Bir toplum, cinslerinden yalnız birinin
yüzyılımızın getirdiklerini elde etmesiyle yetinirse, o toplum yarı
yarıya zayıflamış olur... Bizim toplumumuzun uğradığı başarısızlıkların
nedeni kadınlarımıza karşı ihmal ve kusurun sonucudur... Bir toplumun
bir uzvu faaliyette bulunurken öteki uzvu atalette olursa, o toplum
felce uğramış demektir."
Bu vizyon sayesindedir ki, İnsan Hakları Evrensel Bildirisinden, İnsan
Hakları Sözleşmelerinden, yani kadın-erkek eşitliğinin daha henüz
uluslararası bir hukuk kuralı haline gelmesinden çok daha önce bizim
ülkemizde kadınlar, yönetime katılma hakkını elde etmişlerdir.
Peki ! Kadının hakları konusunda uygar pek çok ülkeyi geride bırakan
Türkiye bugün hangi noktada. Utanç verici demeye dilim varmıyor. Ama
şunu da itiraf etmemek mümkün değil : başta şiddet ve namus cinayeti
olmak üzere bize yakışmayan her türlü ayıpla, çirkinlikle ve
ayrımcılıkla iç içe.
Bu ayıbı taşıyan, bu çirkinliği eşimize, kız kardeşimize, sevgilimize
layık gören biz erkeklerin, herhalde önce annelerimizi ve hemen sonra da
kendimizi sorgulamamız gerekiyor.
Kadınlara gelince. Onlara en güzel cevabı "İkinci Cins" isimli
özgün eserinde Simone de Beauvoir veriyor ve diyor ki : "Kadınlar,
kendi tasarılarını yansıtan herhangi bir erkek miti kuramadıkları
içindir ki, hala erkeklerin rüyalarıyla rüya görüyorlar."
Kadınların erkeklerin rüyalarıyla rüya görmemeleri, kendi tasarılarını
yansıtan bir erkek miti kurabilmeleri, insan hakları konusunda üvey
evlat muamelesi görmemeleri için "Hukuk Kurultayı-2006" programında
kadına, kadının haklarına özel bir yer verdik.
Daha da ötesi, belki de Türkiye'de bir ilki gerçekleştirerek Batıda
hukuk fakültelerinde ders olarak okutulan Feminist Hukuk Teorisini
Kurultayımızın ana başlıklarından birisi yaptık.
Sözlerime son vermeden Kurultayımızın gerçekleştirilmesinde bize destek
olan Türkiye İş Bankası'na, Finansbank'a, Sabah
Gazetesi'ne, Kurultayımızda bildiri sunan, Kurultayımıza tartışmacı
olarak katılan, oturum başkanlığı yapan hukukçu ve akademisyenlere
Ankara Barosu adına, Yönetim Kurulu Üyesi arkadaşlarım adına, şahsım
adına sonsuz teşekkürlerimi sunuyor ve Kurultayımızın ülkemiz hukukuna,
evrensel hukuka katkı yapmasını diliyor, hepinizi saygı ve sevgi ile
selamlıyorum.
|